Yavaş yavaş soğuk ve dengesiz hava, yerini ılıman günlere terkediyordu. Baharın müjdesi toprağa, gökyüzüne ve hayvanlara rengini vermişti bile. Denizden kırk metre yüksekte bir kır evinde sakin pazar günü hayali kurmanın ne kadar boş olduğunu, eninde sonunda anlamsızca bir sorunun kendini göstereceğini adım ne ise o şekilde biliyordum.

Hiç bir şüpheye teslim olmadan yine de sabahın altısında uyandım. Henüz doğa müziğini mırıldanmamışken, deniz hırçınlanmamışken, kuşlar sesleri verandaya vurmamışken mini bisiklet turu ile vardım kasabaya. Güzel bir pazar sabahı için yapılması gereken ne varsa, olması gereken herşeyi doldurdum bisikletin sepetine.

Son bir kaç günün gazeteleri, sofrayı donatacak kahvaltılıklar ve olmazsa olmaz çıtır çıtır simit ile tamamladım alış verişi. Saat henüz altı otuz beşti ve doğa günaydın sesi ile inletiyordu her yeri. Yol boyu koşuşan köpekler, ağar dallarında kuş cıvıltıları, “yaza hoşgeldin” böcekleri… Doğanın senfonisi eşliğinde toz ve toprak yollarda çevirdim pedalları. Bacak kaslarım şişene kadar zorladım kendimi. Düm düz bir yoldan gidebilirdim oysa… İnatla daha sarp yamaçlara, daha zor zemine çevirdim bisikletin didonunu. Nefes egzersizi, bacak egzersizi derken yirmi dakikalık aralıksız bir sporun ardından tekrar huzuruma vardım.

Çit kapısına varmama yaklaşık dört beş metre kala indim bisikletin selesinden. Böylesine yorucu pedal çevirmenin ardından, birden hız kesip, olduğum yere çökemezdim. Aşamalı bir şekilde durmalıydım, yürümek en iyi çözümdü. Yürüdüm… Yürüdükçe, o dört beş metre sonunda nefesim ve kalbim normal ritmini bulmaya başladı. Elbette yoğun laktik asit saldırısına maruz kalan bacak kaslarım “yeter dinlenelim” diye feryat figan ediyordu bile.

Soluklanmak adına verandada duran, zaman geçse de eskimeyen mindere bıraktım kendimi. Yaklaşık üç dört dakika sonra bir rahatlama ile saldı bacaklarım kendini. Bu kısa sabah sporu ve sonrasında kısa dinlenme onlara da iyi gelmişti. İnsan kendini sevmeli, saygı göstermeli. Zira kendin yani bedenin asla senden şikayet etmez. O yüzden böyle günler, hakkını verene kadar iyi bakmasını bilmeliydi.

Saat yavaş yavaş yediye geliyordu. Denizin kokusu… Denize durmadan dalışlar yapan ve kahvaltısını arayan kuş sesleri… Dalgaların ürkek, buyurgan ve kırılgan şeklinde değişen sesi… Tümü önce bahçeye, sonra verandaya, oradan da kapısı doğaya açık duran ahşap evin içine doluyordu.

Tam bir bungalov olan evimde sadece bir oda, bir mutfak salon, bir banyo tuvalet bileşkeleri vardı. Mutfağımın mini amerikan tarzı olduğunu ve günü içeride geçirmek için ideal olduğunu ifade etmeliyim. Yatak odası olarak kullandığım mini odanın içinde duvara gömme ranza bulunduğunu ve açıkçası birden fazla kişi yaşamaya da olanak sağladığı bir gerçek. Evi satmayacağıma göre iç dekorasyonun detayı çok da önemli değildi.

Verandada eski bir minder olduğunu biliyor herkes. Yanında eski bir çiftli koltuk, mini tavla sehpası öylece duruyordu. Tüm eşyaların, ahşap evimin aynı renk boyalı olduğunu ve meşeden yağıldığını da belirtmeliyim.

Verandadan adımını toprağa attığında bir tane rahatsız edici ot, taş bulamazsın. İnsanın ayağına ayakkabı veya terlik giymeden toprakta, çimde yürüyebilmesi için; hatta ve hatta yine yalın ayak denize gidip gelebilmesi için bundan ideal bir zemin olamazdı. Zamanınız çoksa, yapacak çok fazla birşeyiniz yoksa yaşadığınız yeri daha iyi bir yer yapmaktan daha lezzetli birşey olamaz.

Bu güzel ve temiz bahçenin üzerinde ise bir köşede mini oturaklarıyla masa vardı. Aynı masayı şehirde yaşayanlar gittikleri küçük park ve ormanlarda piknik yaparken kullanmışlardır. Benzeri bir şekilde, boş vakti değerlendirmek adına yaptığım bu akşam masasında aslında sabah kahvaltısı da güzel olmaktaydı. Ona akşam masası dememin nedeni; zaman zaman gelen arkadaşlarıma kurduğum doyumsuz rakı masası olmasından kaynaklanıyor. Tam akşamcı masası yani…

Bahçemin ortasına geldiğinde büyük bir ıhlamur ağacı altında sarı bir minder hazır bulunmakta. Sarı ve büyük minderin üzerine oturup, sırtına ağaca yasladıktan sonra saatlerce kitap okumak veya bir şeyler karalamak kadar zevkli birşey yoktu. Hemen çaprazında ise daha önceden üç yüz metre kadar ötede bulunan kaynaktan su taşımak için kullandığım ama artık “benden bu kadar dede” diyen dibi delik testi var. Bazı şeyleri atmak, doğayı daha fazla öldürmek adına tüketimci olmak yerine tekrar değerlendirmeyi severim. Bir bahçeye yan yatan eski bir testiden daha fazla ne yakışabilirdi ki?

Toprak ve kumun birleştiği yerde eve baktığınız sağınız kalan kısımda iki beyaz plastik sandalye mevcut. Neden aldım, neden orada duruyorlar bilmiyorum. Sanırım yağmurlu havada, ağaç altında minder yerine onlara oturmak için almışım. Hatırlamıyorum aslında ama bu amaçla kullandığım da bir gerçek. Bunca ahşap malzemenin arasında biraz sırıtsalar da, evimde elektiriğin olduğunu ve iki plastik sandalyenin tüm romantizmi öldürmeyeceği de aşikar.

Toprak ve kumun birleştiği yer… Az önce söylemiştim bunu. Evin sağından itibaren denize kadar inen, iki kişinin rahatlıkla yan yana yürüyebileceği özel bir kum yolum var. ağaçlar arasında suya inen bu yol belki yadırgana bilir ama serin sudan sonra, bir süre kızgın kumda yürüyüp, sonrasında ağaçların arasında serin kumlarda eve gelmek gibisi yok. Ayrıca belirtmeliyim ki o yolda denize bakacak şekilde iki ağaç arasına gerilmiş bir de hamak mevcut.

Deniz… Bir tane lekeli taş yok suyun içinde. Sabahları uysal bir bebek gibi. Beklentili, sevilmeyi isteyen ve arsızca seni çağıran bir sesi var. Akşama doğru hırçınlaşan ve çoşkuyla çığlık çığlığa haykıran nazlı kızım benim… Deniz… Gelmelerin ve kalmaların başkenti…

Saat sanırım bunları düşünürken, yeni bir günün anatomisini çizerken yedi buçuğu bulmuştu. Akşam masasına dört çeşit peyniri, zeytini, domatesleri, biberi, çilek ve vişne reçelini ve göze hoş gelen tüm malzemeleri dizdim güzelce.

Elbette simsiyah zeytiğinin üzerine biraz zeytin yağı gezdirip, bir tutam kekik ekmeden olmazdı. Bahçeden yeni toplanmış ve mis gibi kokan domatesi kabuğunu soymadan sofraya getirmenin hazzı apayrıydı. Hepsinin yanına siyah köy ekmeği ve alaca tav çayı da eklediğinizde… İşte o an tüm seslerin sustuğunu, zamanın bir anda durduğunu ve tüm iklimlerin sizi vurduğunu hissedersiniz.

Ağır ağır elinizdeki bıçak bir vişne reçeline gider, bir krem peynire… Çatal hızla zeytinleri arşınlar ve dudaklarınızda kızıl domates tadı vardır. Yudum yudum karadeniz büyüsünü yani çayı çekersiniz içinize. Denizden gelen esinti, tepenizden masaya pike yapan bir kaç küçük kuş ile geçen dakikalar. Midenizde inanılmaz bir şişkinlik, doygunluk hissi dolar ve bu bir anda kimseye aldırmadan, ne olacağını düşünmeden ağzınızdan salıverilir. Bir çok toplumda geğirmek, sofraya ve yemeği hazırlayan kişiye saygı ifadesidir.

Bir bardak çay daha koyarsınız, bu seferki daha demlidir. Bardağa baktığınızda kahvaltı sofrasını görmemeniz gerekir. Süzgeçi bir kenara bırakarak, o eski baba yadigarı alüminyum demliğe uzanır eliniz. Çayın tadı bu demliktedir zira. Dışı tüp üstünde ısınmaktan yer yer kararmıştır. Bilime göre kansere adaydır kendileri ama hangi güzel ve cazip şey zararsız değil ki? Bardak çaya kana kana doyarken, dün geceden beridir katrana hasret ciğerlere nefes nefes sigara çekmenin de vaktidir.

Güzel bir yemek sonrası çay veya kahve ile içilen sigaranın; güzel bir akşam yemeği sonrası, harika bir kadın ile şık bir restoranda sufle yemekten bir farkı yoktur. O sabah kahvaltısı sonrası, sigarayı dudaklarınız arasında hafifçe tutup, bir anda oksijeni tütün içinden geçirmenin tadını almanız gerekir.

Herşeyin böylesine mükemmel olduğu, gazeteleri tek tek açmaya, sigara ve çaya doymaya başladığım anda o sabah yatağımdan uyandığım anda beliren şüphenin çanları çalmaya başladı. Tam bir iyi gün diyecekken; “tamam tanrı var bugün” diyecekken… Tam tüm güzel şeyleri sıralayacakken belirdi uzaktan.

Önce her hangi yolunu kaybeden bir turist zannettim. Biraz yaklaşınca arabasının pek de turist olmadığını, daha çok şehirli ve iş adamı havası olduğunu farkettim. Sonra biraz daha yaklaştı ve biraz daha. Arabanın gelebileceği belli bir mesafe vardı. Çite ile her hangi gelecek bir araç arasında en az yirmi beş metre olmalıydı.Verandaya gelecek kişi mutlaka çiti aşmalı ve masa tabure takımı geçmeliydi.

O anda yüzünde korkuyu gördüm onun. Bildiğim, tanıdığım o kadın veya tanıdığım kadarıyla o kadın; ilk kez böylesine ürkek, bilinçsiz ve çaresiz bir yüz ifadesi ile taş kesilmişti. Hemen içeri gönderdim ve ağır adımlarla verandadaki eski çiftli koltuğuma oturdum. Koltuktan tüm yol görülüyordu. Karşıdan üzerinde iyi bir marka takım elbise giydiği belli olan bir seksen veya seksen beş boylarında, siyah ve kısa saçlı, solak,ceketinin sağ tarafındaki kabartıdan silahı olduğu anlaşılan birisi geliyordu.

Adım adım yaklaştı ve beş metre kadar önümde durdu. Solak demiştim, zira sol elinde çakmakla oynayarak geliyordu. Silah sağ tarafındaydı. Bu nedenle sol elini kullanması gerekirdi. Sağ ceket iç cebine uzandı, bir sigara çıkardı. Film yıldızı edasıyla sigarasını yaktı. Sonra alaycı bir ses tonu ile “bu mesele seninle ilgili değil, gelirse sorun olmayacaktır” dedi.

Benimse alaycı ses tonum sana buradan gitmen için sadece üç dakika veriyorum havası yaratıyordu. Silahı çıkarmıştı bile. İçeriden gözleri nemli ve şaşkın haliyle geldi kadın. Gitmeye hazır duruyordu. Tek derdi sanırım, büyünün bozulmasını istememesiydi. Oysa o gittiğinde yarattığım cennetten köşenin büyüsü zaten bozulacaktı. Ayağa kalktık, oturduğum yerde sabit bir silahım her zaman vardı. Her zaman hazırlıklıydım, olmalıydım da… İnsanı geçmişi asla yalnız bırakmazdı.

Aniden karşımda duran iyi giyimli adamın sol eli havaya kalktı ve bir reflekle benimde sağ elim havadaydı. Herşey bir şiirdeki gibi “birden bire oldu”


Hala barutun acı kokusunu duyabiliyorum. O acı koku ki seni sanki daha güçlü hissettiren, sanki dünyada herşeyi yapmaya ve yaptırmaya güçlü kılan birşey… Silahın geri tepmesi ve bir anda avucunun içindeki dünyadan, bir hayata sağlaması… Hepsi sanki şu anmış gibi hissedebiliyorum.

Huzurun ve doğanın o sesini, bir merminin nasıl ikiye böldüğünü… Bir merminin etrafındaki herşeyi tümüyle sessizliğe boğduğunu bilemezsiniz. Sadece durdum, baktım ve işaret parmağım ile kararını verdim hayatının. Arka arkaya tam üç kere ve tam kalbine vurdum hayatının.

Şimdi deseniz ki “tekrarı olsa o anın ne yapardın” diye, yaşama refleksimin tekrar ağır basacağını, sevdiğim ve değer verdiğim birine yapılan tehditi yine savunacağımı, bir an bile tereddüt etmeyeceğimi ifade etmeliyim.

Hani derler ya filmlerde:  “Yine olsa düşünmem, yine yaparım”

Çünkü O buna değer.

Serkan Çakmak

22-04-2012

Continue reading »

 

her ayrılık yarı ölümcüldür. yarı yarıya öldürür insanı. seni sen yapan öbür yanının senden kilometrelerce uzağa gitmesi veya veya oturduğun yerde adım adım onun gidişini seyretmek… işte bu öldürür. ve her ölüm yeni bir doğumun habercisidir. anka misalidir insan. yaşar, yaralanır, kısmi ölümleri olur ve tekrar tekrar doğar bir gece yarısı.

sevmenin sadece ilahi değil, ölmek olduğu nice dudaklarda, bu iş böyledir. yer yer bu çalkantılı dönem gerek kokularla, gerek seslerle bir geçmişe dönüş yaşama sendromu geçirtsede insana… bu böyledir, zaman geçer ve merhaba der insan.

merhaba gün. ben geldim.
serkan çakmak – 13-07-2011

 

Fazla gülmeyeceksin. Sonu iyi değil böyle şeylerin. Oysa sana her yerde gülmeni söyleyecekler. Güler yüz, tatlı dil, yılanın delikten çıkışı vs diyecekler. Para kazanmak için küfredercesine gülümseni isteyecekler. Kafanı kaldırıp, bir siktir çekeceksin. Ruhun ne renkse, o makamda yüz kaslarını gerdireceksin.

paramedikal günce – s.ç. / 11-07-2011 – 00:22

Continue reading »

 

kimseyi sevmeyeceksin, yazmayacaksın, selam vermeyeceksin, görmeyeceksin, duymayacaksın. hayat böyle güzel. sana pesimist, bunalımlı, karamsar diyenlere de güleceksin. rengi tat, kokuyu duy makamından aheste bir gün çekeceksin kendine.
paramedikal günce – s.ç. / 10-07-2011 – 01:25

Continue reading »

 

Fotoğraf hatrına yazılmışlardan…

 

oysa benim en güzel hikayemde noktalar yoktu,
hep virgüller konuyordu cümlelere
ve özneler sen diyordu ismin sadeleştiğinde…

şimdi bırak kendini gecenin kollarına
ruhu teslimiyet zamanı…

serkan çakmak – 911

Continue reading »

 

Sahi Biz En Çok Hangi Yalanı Seviyorduk

Not : aslında aynı isimde bir de yazım vardır.

senli mi yoksa benli miydi duvar sıvasına kazınan sözler,
yoksa bir satırlık düşenler miydi
tek rekatta anlatmak istiyordum çay demlenmemiş sohbetin sahifesindekini.
bir kahve arasına denk gelmeden sinmek geceye
ve sadece sana adanmış bir hayatı aksettirmek kaleme…

gece.
yine aynı düşünce basmakalıplarının anası
ve yanında müzik.
zikir ve fikri sarmal yapıda dolandıran o cazibe…
bir amacı yok işte.
bir fotoğraf gördüm ve benimsin sandım…
sadece…
yazdım.

serkan çakmak
Continue reading »

 

“onun hep değişeceğine inanmak, olduğundan daha farklı birine dönüşeceğini ummak ve tekrar tekrar aynı yanlışın etrafında dönmekle geçiyordu zaman. değişime kendine inandırmanın zavallığı içinde kendi kendine sadece üzgünüm demekle yetiniyor işte insan.

seni sürekli bir tekrar döngüsü içinde yanıltan birisini sevmek kadar daha kötü bir şey, daha beter bir sevme biçimi olduğunu sanmıyorum…”

bazen böyle saçma sapan notlar düşüyorum geçmişe dair. sonra aradan geçen nice kahve sigara günlerinden sonra, sebepsiz okuyorum. okudukça daha bir boş bakıyorum aynaya. “gerçekten böyle mi?” diye. yaşamadığım ilişkiler, ayrılıklar, hezeyanlar üzerine tepiniyorum. ne de çok sesi var orkestramın!

çevremdeki havayı kokluyorum genelde. onları dinlemek, seyretmek ve hatta duyamadığımda repliklerini yazmakla geçiyor zamanım. kendimi onların üzerinden iğnelemek gibi bir şey bu. ifademi, düşüncemi, hiç var olmamış duygularımı bazen en tanıdık ve bazende hiç sesine değmediklerime yüklüyorum.

çiftlerin birbirlerini kurtarma… yok yok mevcuttaki ilişki durumlarını kurtarmaları üzerindeyim bu aralar. kimilerini görüyorum ki ilişkilerini kurtarmak için farklı mekanlara yol alıyorlar. tatiller, küçük kaçakmaklarla kurtarılacak sandıkları bir döngüye giriyorlar. oysa bilmedikleri günü kurtarmaktan başka bir şey değil.

kiminin elinden süprizler, hediyeler, dalından uçurulmuş çiçekler geliyor. mum ışığında içilesi bir çorba, bıçakla yerle yeksan edilmiş büftek… hatta mum koyun masaya ve biraz da kan kırmızı şarap… sadece anı kurtarmak ve takvimden beraber bir gün daha kopartmaktan başka bir şey değil.

kimisinin elinden konuşmak, sözlükleri dize getirip cümlelere tıkıştırmak geliyor. o zamana kadar susulan ne varsa, kırmadan, suyun doğru yönde akmasını sağlayacak şekilde sarfetme çabasını görüyorum. tedirginlikle olumlu saatlere gitme çabasının dile vurmuş şekli işte.

velhasıl bitti mi bitiyor işte. bugün olmazsa yarın, yarın değilse bir süre sonra… her şey yeniden o eski düzenine, bilindik döngüsüne girdiğinde yeniden sönüyor gülün yaprakları. mevsimler misali, kendini yeniden gösterdiği an değişiyor her şey. bir korunma iç güdüsüyle doluyor insan. sonra bir taraf için diğerine dair “hayallerde yoksun” masalı başlıyor.

yalancı sevmeler zamanı masalları sürüyor işte böyle. lakin insanın içine, aklına, kalbine bir kere düştümü o ayrılık/bitti/tamam fikri… bir kere yandı mı hikayenin sayfaları… hiç bir an eskisi, o ilk zamanlardaki gibi olmuyor.

hiç bir ilişki bir anka kuşu efsanesi olmadığından, küllerinden doğamayacağından, ayrılığın kutsal merasimi başlıyor. gözlerde yaş, eller kendi kendine sarılmış ve dudaklarda siyaha solan cümleler…

izi kalıcı saatler sonunda keskin bir kelime : elveda…

hikaye bitti, bu kadar….

Serkan Çakmak – Birilerinin Yaraları

12.05.2011
04:02

 

TEŞEKKÜRLER M.G.Ç. – Ufkumu açmışsın bir kere daha Continue reading »

© 2010 - 2012 İçinizdeki İrlandalı © 2004 - 2012 Serkan Çakmak Web Designed by Remphin