Sayfalar
Son 10 Şey
- Fenerbahçe ve 5 Şubat Maçları
- Fenerbahçe – Beşiktaş Maç Öncesi Son Detaylar
- Hafta Sonu İddaa
- Android İçin Hava Durumu Uygulaması
- Samsunspor – Fenerbahçe Maç Öncesi Son Detaylar
- Lady Antebellum – Need You Now (2010 Remix)
- Dolores Moran (1924-1982)
- 29 Ocak Gecesi Twitter Kayıntısı
- Fenerbahçe – Mersin IY Maç Öncesi Son Detaylar
- iOs ve Android İçin Photo Editor : Aviary
Kategoriler
- Altyazı Çevirilerim
- Bilgisayar Destek Ünitesi
- Düşünce Pompası
- Edebi Kayıntılarım
- Eğlenceli Fotoğraflar
- Eski 45likler
- Eskiden Böyle Şeyler Vardı
- Fotoğrafik Pompa
- Gereksiz Yazılar
- Güzel Şeyler
- Güzel Söz Dediğin
- Heber Pompası
- İndir Kuyusu
- İnternet Destek Ünitesi
- Istasy10
- Karikatür Komedya
- Makale Gibi
- Mobil Teknoloji
- Müzik Defteri
- Paramedikal Günce
- Pompalamaya Devam
- Retro
- Sanatı Güzel Fotoğraflar
- Sevecen Yazılar
- Sinematografi
- Sportif Kayıntılar
- Teknolojik Hareketler
- Video Mideo
Spam Blocked
Etiketler
Kendi kendine hayata kaydırmanın güzel olduğu zamanlar gece yarıları…
https://twitter.com/#!/Remphin yazmanın rutinliği işte… Fotoğrafı sormadan yazayım : Central park 1957
antropolojik olarak değerlendirmeli herşeyi. zira herşey bilgi meselesi ya hani… bilgim çoktur. lakin dipte olmak lezizdir. dipte, en altta, kısaca herkesin düşmesi en muhtemel yerde.
bazen sadece seyretmek gerekir. farzedelim ki herşey bir c. chaplin filmi… konuşmanın basitleştiği zamanlar olur. beklenmelidir. bekle! izle, dinle ve hisset kokuyu rengi suyu vs vs vs…
ve her ölümlü gecede,tüm iyi kalpli yeteneksiz-sıradan adamların yaptığı yapılır :zamana ve mekana doyasıya küfredilir. hele ki mekan senken, meskeni kendin tutmuşken…
nereden esti hepsi yahu? birileri yalnızlığı konu olarak seçmiş kendisine. gerek duymadım tv açmaya. neysek o’yuz zaten.ha orada öyle, ha burada birileriyle. yalnızlık ömür boyu hikayesi işte.
kaldı ki; birisiyle birbütün oluşturamadığımız anda yalnızız.birilerini siktir et muhterem. kendinle çatıştığın her an yalnızsın zaten.
birileriyle oturup, konuşmayalı…tartışmayalı! veya boşboş bakışmayalı diyelim. zamanda ve mekanda uzun bir düzlem oldu. uzun düzlemler, parabol dahi çizemediğimiz apsiy boyu ilerleme meselesi…
sürekli kendine yazmanın,düşünmenin ve çemkirmenin insanı ruhsal ve mental anlamda kısırlaştırdığı gerçeğini yadsımıyorum bile. bazı şeyler var en fazla iki kişi yaşanıyor. bizim derdimiz ise ısrarla tek kişilik biletler. tek yönde tek başına seyahatler…
ne kadar arkadaşının olduğu önemli değil ki mesele. birini ayak sesinden tanıyabilmek önemli olan. buradaki denklemi çözdüğünde, olursun.
umuma açık zihinsel yalnızlığımızı bir nebze döktüğümüze göre; biraz müzik ve balkonda bir sigara…aynı gökyüzü altındaysak sen de yak
))
duman duman, yudum yudum bir gece işte…yaşamayı tahayyül edememişken kimse eserlerinde; anlayarak ölenlere, gülerek kendine sövebilenlere ve en önemlisi geceye… selam olsun
Serkan Çakmak
Kışlık Kahveler ve Bardakları
Örgü konusunda kadınlar kendini çok aştı. Her şeyi şiş ve yumak eşliğinde sarıp sarmalayabiliyorlar. Yaratıcı akıllarını sevdiklerim. Kış ayında sizin kadar, bardaklarınız da üşümesin… Kıyafetinize göre seçin seçin giydirin.
Serkan Çakmak – Araştırmacı & Seviştirmeci Gazeteci
Her şey çok fazla açık sözlü olmaktan geçiyor diye öğrettiler bize. Yani ne olmuş düşündüğünü söylemişsen, ne olmuş Allah’ın bildiğini kuldan sakınmamışsak? Merhaba, kaybedenler kulübü burası. Hoşgeldiniz…
Bazen sus demeli insan kendisine. Sus ve dünya keşfetsin seni. Her bildiğin bir denklemin açık beyanı gibi serilmesin ortalıklara. Sus ki gizemini korusun insan, gece misali.. En ulaşılmaz yıldız değilsin belki ama hakkında tahminlere gebe düşmeli akıllar karşında…
Lanet olsun sus demenin saadeti kendi kendine… Çok konuşanı boş gören iklimlerdeyiz. Oysa birinin çok konuşmasının altındaki gerçeği bazen perdeleyen o popüler figürlere takıldığımızdan; muhtemel gerçekleri elemekteyiz yekten.
Ama bir yerde haklı insanlar, haklılar paşam. Ne diye alışagelmişin dışına çıkar ki insan? Suskunluğu dile getirir ve aslında sorulması gereken soruları hemen sorar? Oysa nereden bilsinler ki en önemli soruların aslında sorulmaktan vazgeçilmişler olduğunu? Nereden bilecek ki cevaplardan çok sorunun ehemniyet arzettiği? Çok sakıncalı düşüncelerdeyiz. Saklı gerçekleri yaşayıp, yalap şap günleri geçirmekteyiz.
Nicedir yazmayı düşündüğüm; lakin sürekli ertelediğim bir ben hikayesi var aklımda. Her şeyin sürekli siyah beyaz film tadında yaşandığı; “oha artık bu da olmuş olamaz” dendiği eylemler içindeyim. Hiçbir işim sıradan olmanın dayanılmaz lezzetine denk düşemedi bu coğrafyada. Hep bir engel, düşünce, aksiyon içinde geçti 30 sene… Dile kolay rakam, otuz ve sene…
İnsanın yaşlandığını anlaması için ne nüfus kağıdındaki rakamlara ihtiyacı var, ne de birinin “sen yaşlısın” demesine. Geçen günlerin farkındaysa birisi, geçmiş günlerin çok sesli ve renkli dökümünü yapabiliyorsa eğer; korkmadan, utanmadan, “bunu yaşadım yahu” diyebilerekten… En güzel yaşlanmadır işte.
İnsan farkındaysa her an her şeyi kaybedebileceğinin, “bunu ben yaptım” diyebiliyorsa, işte o insan hayatı bir basamak arşınlamıştır bana göre. Hayat böyle güzeldir oysa… Lakin gel de anlat bunu bünyelere…
Yine çok konuşulmuş bir günün ortasındayız. Bu yüzden sanırım arkadaşımızın olmaması, her tanıdığımız insanları kaçırma senfonimiz. Ve vazgeçtiğimiz, elimizin tersiyle ittiğimiz şeyler yüzünden dışlanışımız. Hayata koskoca ve ağız dolusu bir siktir çekmenin azametinden her şey…
Bir üniversite bitirmedim. Çok da güzel bitirirdim aslında. Çok büyük yerlerde, çok da önemli mevkilerde olurdum belki. Lakin buyum, böyle mutluyum ben.
Olsun diye değil, olmasını istediklerimin peşindeyim…
Anlaşıldı mı merkez… Mütemadi ve münferit düşerdeyim.
Serkan çakmak
28-11-2011
(daha fazla…)
avazım çıktığı kadar sussam sana… 10
adam : oysa ben ona ben onu incetmemiştim, kırmamıştım, ruhunda büyük çiziklerim olmamıştı…
teninde cam kırıklarının tadını alıyordum yine de. yaralarına dokunmamıştım henüz, ama nedense can yakanı ben sandığı bir iklimdeydik… oysa aynalarda karşılaşmıştık. sen ben oluyordu bir gece yarısı ve ben teninde buluyordum en kuytu haykırışları. düş kırgınlıklarını topluyordum teninden, ruhundan ellerimle. hayıfsal iklimler, vanilya kokan hikayeler seçiyordum mitleri kırgın kalbinden. psikolojimize sevgi düşecekken; dilimizde ten kesikleri yine ve aklımızda geçmiş zamanların bitmeyen çağlayanları… işte tam böyle bir kompozisyona düşüyordu adlarımız.
hangimiz hangimize erkendi bilmiyorum ama sayısal denklemlerde yazılı takvimler “yanlış çağın yolcularısınız” diyordu.
kadın : ayrılık mıydı en başında size yazılan?
adam : bir ayrılığı nasıl anlatabilirsin ki? dudağındaki titreme, sesinin kırılgan çocuksu hali ve durmadan birbirine kenetlenen ellerine nasıl hakim olabilirsin ki? seni en iyi nefes kesen sigaran, zehir tadında şarabın ve yüzüne kapaklanan yatağın anlar. titizlikle döşenmiş bir kader gibidir ayrılık. başka nasıl anlatırsın kendine?
kendine bile anlatamadığın bir ayrılığı nasıl görebilirsin ki, nasıl anlatabilirsin bir başkasına?
kadın : deneyebilirsin de…
adam : tüm protez denemelerde, bu çocuksu oyunlarımızda yine kendimizi ebeliyoruz. zamanın yanlış yerinde olduğumuzu düşünüyorum arada? ne oldu be, neredeyiz ki şimdi diyorum. sanki hep renklerimizi sömüren insanlara dem vuruyoruz.ayarsız bir tv kanalı gibi, ekranlarımızda gözlerimizde durmadan bir karıncalanma… uyuşmuşuz, itlerin masallarında uyumuşuz. ayrı meridyenlerde, aynı paralel natıbbi dertlerdeyiz. alışkanlıkların ve otonom hareketlerin yüzeysel yuvasındayız beraber şimdi. hangimiz hangimize doğru bakar durumda… sen mi belki, ben mi… hepbiri veya yekten hiç biri.
kadın : işlenmemiş duyguların kalıntılarını görür gibi oldum. yani nasıl anlatsam bilemedim.
adam : oysa ben ona “koşma yetişemem, tenimde ruh kırıkları…” var demiştim içimden. içimde binlerce orkestra, şefi kayıp… bağır bağır bağır diyordu bir ses. dudaklarımda çizgiler, rüzgardan kalma sözsüzlük hatları… “oysa ben ona koşma, düşersin. dizlerinde, yüreğinin çocuksu yaraları” demiştim içimden. aklımda koşma, gitme demenin iç sesi, iç kırgınlıkları….
kadın : o ne dedi peki?
adam : duymadı hiç beni.
“bastığım cam kırıklarını yalayan rüzgar, çok daha eski dostumdu benim. bilirdim ki ne zaman sıkıntıya düşse ruhum, ne zaman tenimde tedirginliğin izleri belirse, uzaktan bir yerlerden sesini taşırdı bana. nicedir konuşmadık, nicedir soramadım seni. nicedir küskünüm bir bilsen yokluğunda. tek rüzgar değil; seslere,renklere,notalara, köşe başındaki kitapçıya, gelecekte bir gün böyle olsun dediğimiz gözlüklü küçük kıza… herkese, herşeye kırgınlığımsın şimdi. gidişlerini ezberletiyordun çocuklara kara tahtalar boyu.” demek isterdim. diyemedim yine yüzüne baktığımda. zira yüzüne baktığımda, ona ayak uydurmak isteyen ve birbine durmadan vuran bir kalbim var benim.
ve ben ona yine diyemedim…
odamın her yanına dağılmış sensiz anlarımı toplamaktayım. oysa sen her defasında yüreğime batan yerdeki can kırıkları… her dağılmış parçanda ayrı ben kalıntıları…
kırılganlık tarlasının sabanı yüreğim, her cümlede seni arıyorlar… ayrık otlarından sıyrıldım say, tüm dikenli telleri geçmişim hatta. acuçlarımda yorgunluğun ve sana ulaşmanın kesikleri… yine yoksunlar… düşler tabutlarından çıkarken, yere yığılmışım. elimde,kucağımda yüzlerce sen var… dağılmış albümlerde seni tutuyor ellerim… yine kanıyorlar…
ve ben tümünü yine diyemedim.
kadın : bana şunu dediğini anımsıyorum “her aşkın bir yürek tutulması bir de kutup yıldızı varmış. her aşık birbirini ayak seslerinden tanırmış” ayak seslerini duyuyorsun ama bir yabancı gibi duruyorsunuz birbirinize. bunu almıyor aklım.
adam : “bilmezsin, sessizlik gözlüyor yolumu kapı önlerinde. bu yüzdendir boşluklara merhaba demelerim, deniz kıyısı kumlarda sohbetim, şarap tadında kendimi buluşum. benimle yüzleşen bir hayat, yüzünü bağışlayan kader… kaybedeşleri anımsarken en sevdiğim notada… söylesem hepsini tek tek… söyle bana serbest mi ağlamalar?” diye soramadım ona.
“bazı şeyler var en fazla iki kişi yaşanıyor” diye not almışım tarihe bir zamanlar. bazen de tek başınıza iki kişi yaşıyorsunuz işte. gece gibi düşüyorsunuz sabaha. çöküp kalıyorsunuz.sizden başka kimse o açıdan bakamıyor. velev ki bakması da gerekmiyor zaten. sonra şöyle diyorsunuz ir şarkıyla : “when i’m gone”
sonra bir film başlıyor en renksiz ekranıyla… yüreklerde patikalar… güzel sözler söylüyor adam güzel yüzlü kadına… ama güzel yüzlü kadından boncuk boncuk dökülüyor hüzün… oysa ayrılıyorlar ve bir daha hiç görüşmemek adına… bir gidişin aralığında bile aşk dileniyor adam güzel yüzlü kadından… siyahı, beyazına karıştığında gecenin ayrılık başlıyor sonsuzluğa yazılan bir senfoni eşliğinde…
her adımda birinin senden uzaklaştığını görmek, biraz önce yaşanan ayrılık sahnesinden daha acı ki bunu bilmez çoğu kimse… insanın acıya ilişip, takılmasıyla başlıyor karanlık çağlar…
sonra diyorsun ki : gidişin ve bende başlayan tüm iç savaşlar…
kadın : o kadını bulmalıyım, sormalıyım. nasıl sevemedin zamansız?
serkan çakmak – silüetsiz yazışmalar serisinden
12-09-2011
14:02
avazım çıktığı kadar sussam sana… 9
Yaz dedi kadın, sen sadece yaz…
O’nun için…
1. bölüm için buraya tıkla
2. bölüm için buraya tıkla
3. bölüm için buraya tıkla
4. bölüm için buraya tıkla
5. bölüm için buraya tıkla
6. bölüm için buraya tıkla
7. bölüm için buraya tıkla
8. bölüm için buraya tıkla
kadın : en uzun soğuk gece sanki. birazdan kendime uyuyacağım yine.
adam : hep söylemişimdir boşluğa sarılıp uyumalar diye… ve her sabah aynı boşluğa açmak gözlerini diye… yoksun kere yoksun dediğin anda, hayaline sarılır insan. tut ki o an bir yastık, yorgan. farketmeden sıkıca çevreler ellerin. farzı mahal olay yerinde tek beden, iki ruh gibidir insan.
böyle zamanlarda yazmak zor, ağır… nefes almak düğüm düğüm ölmektir sanki.
kadın : bazen ne söylediğini anlamıyorum ya da anlamak gelmiyor işime. sanki yaralanmaktan korkuyorum sebepsiz yere.
adam : sessizlik çöküyor içime… sanki tüm kelimeler bitti birden bire.
kadın : ilişkiler sessizleşiyor bazen.
adam : bir ilişkide sessizlikler artmaya başladığında, o ilişkinin nabzı zayıflıyor. nefes darlığı, teklemeler derken… ex oluyor ilişki. sessizliğe gömülüyorsa gece, ve sessizse iki kalp arası… yazık olmuştur.
kadın : konuşmak zor.
adam : sınırsızca düşüncemiz, duygumuz, kelimemiz varken… neden diyorum, neden söylemekten korkar insan? birine seni seviyorum diyememenin kifayetsizliği nasıl işlemiş içimize.
insan birisine aşık değilmiş gibi, sevmiyormuş gibi, ondan bir küfür gibi söz ederken nasılda yoruluyor? içinizdekilerin dış seslere uzanmasını önlemenin ehemniyeti bitiriyor insanı. ve sanırım uzun zamandır bundandır bitkin bulantılı halim. herşeyi tekrar, tekrar ve tekrar berbat etmeliyim.
sanırım ben de konuşamıyorum konuşmam gereken kişi ile…
kadın : çok şanslı bir kadının şanssızlığı mı desem?
adam : tüm inançlı, yalın, içten kaybedişlerimiz; bundan önceki kaybettiklerimiz yanında bir zafer gibi durabilecekken… bir rengin hem içinde, hem ardında koşabilecekken. bir sesi sen diye sevebilecekken… aşk gibi bakacakken kadın tüm rutin düzlemlerden öte… kalabalıklardan, sokak ayinlerinden, yerli yersiz kalabalıklardan sıyırabilecekken…iki kalp arası boşluklara düşüyor insan nedense.ya da ölüyor tıpkı şimdiki gibi her hangi bir gece yarısı 6 kat tepeden serbest iz düşümle….
farkında değil belki, görmüyor, duymuyor. ama ölüyorum kendi içimde. Bu kendini yoketme mizanseninde, yine kendimi koyuyorum en ön plana.
kadın : yaşamadım ve hatta böyle olmayacak benim için sanırım
adam : hiç öyle olmaması, olmayacağı anlamına gelmez. insan okuduğu, baktığı, duyduğu; gerek bir söz, gerek bir ifade, gerekse bir hikayede iyi birşeylerin kendi başına gelmediğini, “bana öyle olmadı ki, olmaz ki, hiç yaşamadım” demeyi daha kolaycı bulur. oysa yaşamanın yeterli olduğu uzunlukta, önünde yeterince uzun vakit olduğunu unutur ve bu sık unutma hali nedeniyle de beklediği baharın, kitabın, adam/kadının hiç karşısına çıkmayacağını, bir anda hayıflanarak baktığı şeylerin kendisini bulmayacağını söyler durur. yanlış veya doğru zamanı, insanı, yeri aramakla geçer ömrü… ki bunu ister dile getirsin, ister getirmesin. hayat böyledir, sinsidir, farkında olmadan hoşgelir…
kadın : sanırım sevemedim kimseyi ve ondan sonra kimseyi. sende de öyle değil mi?
adam : yürüdüğün ve hatta onun da yürüdüğünü bildiğin bu dünyada yolların yıkımlarla dolu olduğunu unutmuyor insan. ki en büyük yıkım ayrılıklarla başlamışken… sebepsiz yere vedalara bilenmişken… unutamıyor insan asla. ama bir yerde sevmek hala güzel. ve bilmelisin ki bir zamanlar dünyada en çok sevdiğim kişiyi artık sevmediğimi söylemek de en büyük yalan.
kadın : ben bir geceyim o zaman. gece gibiyim ve bunu seviyorum.
adam : insan geceyi neden sever biliyor musun? gece tekrar tekrar aşkı doğurabilir ve tüm başlangıçlara sobe diyen kimlikler yazabilir. birinin var olma ve yok olma saatleridir gece. yokluğu düşünse ağlamaklı olmanın ötesine geçer insan, ağlar. varlığıyla mutluysa aptalca gülümser kendine. bu yüzden gecededir tüm gizem. ve bir gece yarısı “sen” diyememenin acısını anlatabilir bu kalp işte.
ne kadar aşk varsa, o kadar da ayrılık olabileceğini bir gece yarısı anlayabilir insan. geçmişe mor kınalar yakabilir de, mosmor kaldırımları adımlayabilir de. hükümsüz tüm düşler, heceler; gecededir. bu yüzdendir gece vakti bu sahilde kendimle cebelleşmelerim. ne vakit aklıma gelse o kadın, gece yarısı bu sahilde bir kaosun tozlu sahibiyim.
bazen bir yokluğa konuşuyor insan. düşünsen ağlayacak gibi tüm kelimeler. iki kalbin dünyada her hangi iki yere savrulduğunu anlıyor herkes. bir kalp yangını, bir aşk,bir ayrılık… kelimeler dile kolay geliyor da… bu yaşamsal, sunni hastalık ruhlara neden bu kadar zor geliyor anlayamıyor insan. iyileşmeyecek sandığımız hastalığımıza susuyoruz nedense. geceye konuşuyor ve yine geceye gömüyoruz kendimizi. Geceyi kendimiz sanıyoruz tekrar ve tekrar.
kadın : yokluğu geceyle kutluyorum o zaman ben.
adam : boş bir evde sessiz ve sınırsız görüntü dolaştırabiliyorum. eninde sonunda toparlanır insan nasılsa. telaş etmez kimse. ne kadar sussak ne kadar duyacaklar sanki? boşlukları kutlamanın, boşluklara uyanmanın ve bir rüyaya sen diye sarılmanın anlamını hangi kelime yazabilecek ki? sensiz sana içmek gibi bir şey bu. sende kalmak ve oradan bir daha kendine yol bulamamak…
“sen” diye bir kalp varken içimizde, yine bağıramıyor çığlık çığlığa ismini. gamzelerde deva arıyor masada rakısıyla bir adam… kadın yolların en uzak ucunda…
kadın : geçmişinde birileri olan adamlardansın ve o zamanları da bugünlere sanırım tertemiz taşımışsın.
adam : geçmişle gelecek arasında varolması gereken düzen, ince köprülerin ayaklarının gömülü olduğu yerle ilgili. ya da öyle olması gerekli. ya da ankara’nın soğuğunda, istanbul’un ayazında kilitli. erzurum’un dağında, antalya’nın sıcağında gizli. bir yerlerde bir düzen… geçmiş ve gelecek arasında… bir şimdilik hikayesi.
ve bazen diyorum ki kendime : herşeyi berbat etmeliyim, yoksa nikotin manyağı gecenin birinde duman ederim kendimi… enkaz yığını bir kent, kimsenin bilmediği ücra bir kasaba veya bir hücrede tüketmeliyim kendimi. şimdi bir kentin ortasında çığlık çığlığayım, en acısı da bu ya. kendimi yitirip yitirip sende arıyorum, bulmak için değil, sen’delemek için.
sonra “sen’deyim işte” diyorum. ben “senim” aynadaki yüzümle, dinlediklerimle, yazdıklarımla. kimliğime, ifademe, kelime gücüme aldırmadan sen’deliyorum yine ve yine.
kadın : sen dediğin o kadın kim? söyle artık.
adam : bir isim var elbet. yazsam olmaz, yazmasam içim razı değil. bu konuşmanın bir yerinde fısıldadım defalarca aslında. kaldı ki isimlere takılmamalı insan. isim de sadece bir kelime değil mi neticesinde? önemli olan o kelimenin, varlığın vurguladığı bağlantıdayız.
sözlüklere dost değilim ki bazen kendime de düşmanım. yokluğunda kayboluyorum bir gece yarısı bir kadının ve sonra tekrar tekrar aynı güne, aynı boşluğa ve aynı “sensiz” dediğim zamana uyanıyorum. uzakta bir yerde biliyorum, o var. orada duruyor. gitsem gelme demez, kalsam da neden gelmiyorsun demeyecektir.
öyle bir zamandayım ki arada bir yerde makum gibi… hayata asılı kalmış ellerim. yazamıyorum, susamıyorum.
kadın : diyorum ki seni dinlerken kendime “ne güzel anlatıyor be, insanın ruhunu tenini dudaklarından çıkan birkaç kelimeyle okşuyor. ama aldanma, bahsettiği sen değilsin.”
adam : farkettim ki bir yerden sonra; nereye gitsem, kiminle konuşsam, kendinlerine sevdalandım sanıyor. bozmak gelmiyor içimden. bozunca bir gönül borcum daha oluyor sonra. büyük sessizliklerim var benim. deliliğin ikliminde yürüyorum.
aklıma o kadar çok hikaye geliyor ki yine…
fırsatım olsa hani; uzansa dizlerime ve ben saçlarını tarasam ellerimle… bir hikaye anlatsam ona. artık sadece ona anlatsam, bir tek o bilse. en kuytu fırtınalarda bulsak o geceyi. kokusunu o sansam ve “ben” diye aşık olacağı bir geçmişe yol aksak… çekici nesnelerin gecesinden dem vurup, zamanın doğru yerinde birbirimize uyusak…
ki olmuyor işte…. kalp durmadan kendini pompalıyor nedensizce. bir nefesle daha boğulmak adına… bir sigara yakmalıyım izninle.
kadın : sen sadece anlat… hep anlat. susma.
adam : biz diye aşık olacağın ve olacakları çok daha fazla öyküm var. ama bir kız var işte. güzel bir kız… bir ona yazamadım ve bir ona konuşamadım.
o halde bu saatten sonra, gecenin bu yerinden sonra… konuşmak neye yarar?
serkan çakmak – silüetsiz yazışmalar serisinden
26-07-2011
17:02
MGÇ





