Sayfalar
Son 10 Şey
- Fenerbahçe ve 5 Şubat Maçları
- Fenerbahçe – Beşiktaş Maç Öncesi Son Detaylar
- Hafta Sonu İddaa
- Android İçin Hava Durumu Uygulaması
- Samsunspor – Fenerbahçe Maç Öncesi Son Detaylar
- Lady Antebellum – Need You Now (2010 Remix)
- Dolores Moran (1924-1982)
- 29 Ocak Gecesi Twitter Kayıntısı
- Fenerbahçe – Mersin IY Maç Öncesi Son Detaylar
- iOs ve Android İçin Photo Editor : Aviary
Kategoriler
- Altyazı Çevirilerim
- Bilgisayar Destek Ünitesi
- Düşünce Pompası
- Edebi Kayıntılarım
- Eğlenceli Fotoğraflar
- Eski 45likler
- Eskiden Böyle Şeyler Vardı
- Fotoğrafik Pompa
- Gereksiz Yazılar
- Güzel Şeyler
- Güzel Söz Dediğin
- Heber Pompası
- İndir Kuyusu
- İnternet Destek Ünitesi
- Istasy10
- Karikatür Komedya
- Makale Gibi
- Mobil Teknoloji
- Müzik Defteri
- Paramedikal Günce
- Pompalamaya Devam
- Retro
- Sanatı Güzel Fotoğraflar
- Sevecen Yazılar
- Sinematografi
- Sportif Kayıntılar
- Teknolojik Hareketler
- Video Mideo
Spam Blocked
Etiketler
avazım çıktığı kadar sussam sana… 10
adam : oysa ben ona ben onu incetmemiştim, kırmamıştım, ruhunda büyük çiziklerim olmamıştı…
teninde cam kırıklarının tadını alıyordum yine de. yaralarına dokunmamıştım henüz, ama nedense can yakanı ben sandığı bir iklimdeydik… oysa aynalarda karşılaşmıştık. sen ben oluyordu bir gece yarısı ve ben teninde buluyordum en kuytu haykırışları. düş kırgınlıklarını topluyordum teninden, ruhundan ellerimle. hayıfsal iklimler, vanilya kokan hikayeler seçiyordum mitleri kırgın kalbinden. psikolojimize sevgi düşecekken; dilimizde ten kesikleri yine ve aklımızda geçmiş zamanların bitmeyen çağlayanları… işte tam böyle bir kompozisyona düşüyordu adlarımız.
hangimiz hangimize erkendi bilmiyorum ama sayısal denklemlerde yazılı takvimler “yanlış çağın yolcularısınız” diyordu.
kadın : ayrılık mıydı en başında size yazılan?
adam : bir ayrılığı nasıl anlatabilirsin ki? dudağındaki titreme, sesinin kırılgan çocuksu hali ve durmadan birbirine kenetlenen ellerine nasıl hakim olabilirsin ki? seni en iyi nefes kesen sigaran, zehir tadında şarabın ve yüzüne kapaklanan yatağın anlar. titizlikle döşenmiş bir kader gibidir ayrılık. başka nasıl anlatırsın kendine?
kendine bile anlatamadığın bir ayrılığı nasıl görebilirsin ki, nasıl anlatabilirsin bir başkasına?
kadın : deneyebilirsin de…
adam : tüm protez denemelerde, bu çocuksu oyunlarımızda yine kendimizi ebeliyoruz. zamanın yanlış yerinde olduğumuzu düşünüyorum arada? ne oldu be, neredeyiz ki şimdi diyorum. sanki hep renklerimizi sömüren insanlara dem vuruyoruz.ayarsız bir tv kanalı gibi, ekranlarımızda gözlerimizde durmadan bir karıncalanma… uyuşmuşuz, itlerin masallarında uyumuşuz. ayrı meridyenlerde, aynı paralel natıbbi dertlerdeyiz. alışkanlıkların ve otonom hareketlerin yüzeysel yuvasındayız beraber şimdi. hangimiz hangimize doğru bakar durumda… sen mi belki, ben mi… hepbiri veya yekten hiç biri.
kadın : işlenmemiş duyguların kalıntılarını görür gibi oldum. yani nasıl anlatsam bilemedim.
adam : oysa ben ona “koşma yetişemem, tenimde ruh kırıkları…” var demiştim içimden. içimde binlerce orkestra, şefi kayıp… bağır bağır bağır diyordu bir ses. dudaklarımda çizgiler, rüzgardan kalma sözsüzlük hatları… “oysa ben ona koşma, düşersin. dizlerinde, yüreğinin çocuksu yaraları” demiştim içimden. aklımda koşma, gitme demenin iç sesi, iç kırgınlıkları….
kadın : o ne dedi peki?
adam : duymadı hiç beni.
“bastığım cam kırıklarını yalayan rüzgar, çok daha eski dostumdu benim. bilirdim ki ne zaman sıkıntıya düşse ruhum, ne zaman tenimde tedirginliğin izleri belirse, uzaktan bir yerlerden sesini taşırdı bana. nicedir konuşmadık, nicedir soramadım seni. nicedir küskünüm bir bilsen yokluğunda. tek rüzgar değil; seslere,renklere,notalara, köşe başındaki kitapçıya, gelecekte bir gün böyle olsun dediğimiz gözlüklü küçük kıza… herkese, herşeye kırgınlığımsın şimdi. gidişlerini ezberletiyordun çocuklara kara tahtalar boyu.” demek isterdim. diyemedim yine yüzüne baktığımda. zira yüzüne baktığımda, ona ayak uydurmak isteyen ve birbine durmadan vuran bir kalbim var benim.
ve ben ona yine diyemedim…
odamın her yanına dağılmış sensiz anlarımı toplamaktayım. oysa sen her defasında yüreğime batan yerdeki can kırıkları… her dağılmış parçanda ayrı ben kalıntıları…
kırılganlık tarlasının sabanı yüreğim, her cümlede seni arıyorlar… ayrık otlarından sıyrıldım say, tüm dikenli telleri geçmişim hatta. acuçlarımda yorgunluğun ve sana ulaşmanın kesikleri… yine yoksunlar… düşler tabutlarından çıkarken, yere yığılmışım. elimde,kucağımda yüzlerce sen var… dağılmış albümlerde seni tutuyor ellerim… yine kanıyorlar…
ve ben tümünü yine diyemedim.
kadın : bana şunu dediğini anımsıyorum “her aşkın bir yürek tutulması bir de kutup yıldızı varmış. her aşık birbirini ayak seslerinden tanırmış” ayak seslerini duyuyorsun ama bir yabancı gibi duruyorsunuz birbirinize. bunu almıyor aklım.
adam : “bilmezsin, sessizlik gözlüyor yolumu kapı önlerinde. bu yüzdendir boşluklara merhaba demelerim, deniz kıyısı kumlarda sohbetim, şarap tadında kendimi buluşum. benimle yüzleşen bir hayat, yüzünü bağışlayan kader… kaybedeşleri anımsarken en sevdiğim notada… söylesem hepsini tek tek… söyle bana serbest mi ağlamalar?” diye soramadım ona.
“bazı şeyler var en fazla iki kişi yaşanıyor” diye not almışım tarihe bir zamanlar. bazen de tek başınıza iki kişi yaşıyorsunuz işte. gece gibi düşüyorsunuz sabaha. çöküp kalıyorsunuz.sizden başka kimse o açıdan bakamıyor. velev ki bakması da gerekmiyor zaten. sonra şöyle diyorsunuz ir şarkıyla : “when i’m gone”
sonra bir film başlıyor en renksiz ekranıyla… yüreklerde patikalar… güzel sözler söylüyor adam güzel yüzlü kadına… ama güzel yüzlü kadından boncuk boncuk dökülüyor hüzün… oysa ayrılıyorlar ve bir daha hiç görüşmemek adına… bir gidişin aralığında bile aşk dileniyor adam güzel yüzlü kadından… siyahı, beyazına karıştığında gecenin ayrılık başlıyor sonsuzluğa yazılan bir senfoni eşliğinde…
her adımda birinin senden uzaklaştığını görmek, biraz önce yaşanan ayrılık sahnesinden daha acı ki bunu bilmez çoğu kimse… insanın acıya ilişip, takılmasıyla başlıyor karanlık çağlar…
sonra diyorsun ki : gidişin ve bende başlayan tüm iç savaşlar…
kadın : o kadını bulmalıyım, sormalıyım. nasıl sevemedin zamansız?
serkan çakmak – silüetsiz yazışmalar serisinden
12-09-2011
14:02
avazım çıktığı kadar sussam sana… 9
Yaz dedi kadın, sen sadece yaz…
O’nun için…
1. bölüm için buraya tıkla
2. bölüm için buraya tıkla
3. bölüm için buraya tıkla
4. bölüm için buraya tıkla
5. bölüm için buraya tıkla
6. bölüm için buraya tıkla
7. bölüm için buraya tıkla
8. bölüm için buraya tıkla
kadın : en uzun soğuk gece sanki. birazdan kendime uyuyacağım yine.
adam : hep söylemişimdir boşluğa sarılıp uyumalar diye… ve her sabah aynı boşluğa açmak gözlerini diye… yoksun kere yoksun dediğin anda, hayaline sarılır insan. tut ki o an bir yastık, yorgan. farketmeden sıkıca çevreler ellerin. farzı mahal olay yerinde tek beden, iki ruh gibidir insan.
böyle zamanlarda yazmak zor, ağır… nefes almak düğüm düğüm ölmektir sanki.
kadın : bazen ne söylediğini anlamıyorum ya da anlamak gelmiyor işime. sanki yaralanmaktan korkuyorum sebepsiz yere.
adam : sessizlik çöküyor içime… sanki tüm kelimeler bitti birden bire.
kadın : ilişkiler sessizleşiyor bazen.
adam : bir ilişkide sessizlikler artmaya başladığında, o ilişkinin nabzı zayıflıyor. nefes darlığı, teklemeler derken… ex oluyor ilişki. sessizliğe gömülüyorsa gece, ve sessizse iki kalp arası… yazık olmuştur.
kadın : konuşmak zor.
adam : sınırsızca düşüncemiz, duygumuz, kelimemiz varken… neden diyorum, neden söylemekten korkar insan? birine seni seviyorum diyememenin kifayetsizliği nasıl işlemiş içimize.
insan birisine aşık değilmiş gibi, sevmiyormuş gibi, ondan bir küfür gibi söz ederken nasılda yoruluyor? içinizdekilerin dış seslere uzanmasını önlemenin ehemniyeti bitiriyor insanı. ve sanırım uzun zamandır bundandır bitkin bulantılı halim. herşeyi tekrar, tekrar ve tekrar berbat etmeliyim.
sanırım ben de konuşamıyorum konuşmam gereken kişi ile…
kadın : çok şanslı bir kadının şanssızlığı mı desem?
adam : tüm inançlı, yalın, içten kaybedişlerimiz; bundan önceki kaybettiklerimiz yanında bir zafer gibi durabilecekken… bir rengin hem içinde, hem ardında koşabilecekken. bir sesi sen diye sevebilecekken… aşk gibi bakacakken kadın tüm rutin düzlemlerden öte… kalabalıklardan, sokak ayinlerinden, yerli yersiz kalabalıklardan sıyırabilecekken…iki kalp arası boşluklara düşüyor insan nedense.ya da ölüyor tıpkı şimdiki gibi her hangi bir gece yarısı 6 kat tepeden serbest iz düşümle….
farkında değil belki, görmüyor, duymuyor. ama ölüyorum kendi içimde. Bu kendini yoketme mizanseninde, yine kendimi koyuyorum en ön plana.
kadın : yaşamadım ve hatta böyle olmayacak benim için sanırım
adam : hiç öyle olmaması, olmayacağı anlamına gelmez. insan okuduğu, baktığı, duyduğu; gerek bir söz, gerek bir ifade, gerekse bir hikayede iyi birşeylerin kendi başına gelmediğini, “bana öyle olmadı ki, olmaz ki, hiç yaşamadım” demeyi daha kolaycı bulur. oysa yaşamanın yeterli olduğu uzunlukta, önünde yeterince uzun vakit olduğunu unutur ve bu sık unutma hali nedeniyle de beklediği baharın, kitabın, adam/kadının hiç karşısına çıkmayacağını, bir anda hayıflanarak baktığı şeylerin kendisini bulmayacağını söyler durur. yanlış veya doğru zamanı, insanı, yeri aramakla geçer ömrü… ki bunu ister dile getirsin, ister getirmesin. hayat böyledir, sinsidir, farkında olmadan hoşgelir…
kadın : sanırım sevemedim kimseyi ve ondan sonra kimseyi. sende de öyle değil mi?
adam : yürüdüğün ve hatta onun da yürüdüğünü bildiğin bu dünyada yolların yıkımlarla dolu olduğunu unutmuyor insan. ki en büyük yıkım ayrılıklarla başlamışken… sebepsiz yere vedalara bilenmişken… unutamıyor insan asla. ama bir yerde sevmek hala güzel. ve bilmelisin ki bir zamanlar dünyada en çok sevdiğim kişiyi artık sevmediğimi söylemek de en büyük yalan.
kadın : ben bir geceyim o zaman. gece gibiyim ve bunu seviyorum.
adam : insan geceyi neden sever biliyor musun? gece tekrar tekrar aşkı doğurabilir ve tüm başlangıçlara sobe diyen kimlikler yazabilir. birinin var olma ve yok olma saatleridir gece. yokluğu düşünse ağlamaklı olmanın ötesine geçer insan, ağlar. varlığıyla mutluysa aptalca gülümser kendine. bu yüzden gecededir tüm gizem. ve bir gece yarısı “sen” diyememenin acısını anlatabilir bu kalp işte.
ne kadar aşk varsa, o kadar da ayrılık olabileceğini bir gece yarısı anlayabilir insan. geçmişe mor kınalar yakabilir de, mosmor kaldırımları adımlayabilir de. hükümsüz tüm düşler, heceler; gecededir. bu yüzdendir gece vakti bu sahilde kendimle cebelleşmelerim. ne vakit aklıma gelse o kadın, gece yarısı bu sahilde bir kaosun tozlu sahibiyim.
bazen bir yokluğa konuşuyor insan. düşünsen ağlayacak gibi tüm kelimeler. iki kalbin dünyada her hangi iki yere savrulduğunu anlıyor herkes. bir kalp yangını, bir aşk,bir ayrılık… kelimeler dile kolay geliyor da… bu yaşamsal, sunni hastalık ruhlara neden bu kadar zor geliyor anlayamıyor insan. iyileşmeyecek sandığımız hastalığımıza susuyoruz nedense. geceye konuşuyor ve yine geceye gömüyoruz kendimizi. Geceyi kendimiz sanıyoruz tekrar ve tekrar.
kadın : yokluğu geceyle kutluyorum o zaman ben.
adam : boş bir evde sessiz ve sınırsız görüntü dolaştırabiliyorum. eninde sonunda toparlanır insan nasılsa. telaş etmez kimse. ne kadar sussak ne kadar duyacaklar sanki? boşlukları kutlamanın, boşluklara uyanmanın ve bir rüyaya sen diye sarılmanın anlamını hangi kelime yazabilecek ki? sensiz sana içmek gibi bir şey bu. sende kalmak ve oradan bir daha kendine yol bulamamak…
“sen” diye bir kalp varken içimizde, yine bağıramıyor çığlık çığlığa ismini. gamzelerde deva arıyor masada rakısıyla bir adam… kadın yolların en uzak ucunda…
kadın : geçmişinde birileri olan adamlardansın ve o zamanları da bugünlere sanırım tertemiz taşımışsın.
adam : geçmişle gelecek arasında varolması gereken düzen, ince köprülerin ayaklarının gömülü olduğu yerle ilgili. ya da öyle olması gerekli. ya da ankara’nın soğuğunda, istanbul’un ayazında kilitli. erzurum’un dağında, antalya’nın sıcağında gizli. bir yerlerde bir düzen… geçmiş ve gelecek arasında… bir şimdilik hikayesi.
ve bazen diyorum ki kendime : herşeyi berbat etmeliyim, yoksa nikotin manyağı gecenin birinde duman ederim kendimi… enkaz yığını bir kent, kimsenin bilmediği ücra bir kasaba veya bir hücrede tüketmeliyim kendimi. şimdi bir kentin ortasında çığlık çığlığayım, en acısı da bu ya. kendimi yitirip yitirip sende arıyorum, bulmak için değil, sen’delemek için.
sonra “sen’deyim işte” diyorum. ben “senim” aynadaki yüzümle, dinlediklerimle, yazdıklarımla. kimliğime, ifademe, kelime gücüme aldırmadan sen’deliyorum yine ve yine.
kadın : sen dediğin o kadın kim? söyle artık.
adam : bir isim var elbet. yazsam olmaz, yazmasam içim razı değil. bu konuşmanın bir yerinde fısıldadım defalarca aslında. kaldı ki isimlere takılmamalı insan. isim de sadece bir kelime değil mi neticesinde? önemli olan o kelimenin, varlığın vurguladığı bağlantıdayız.
sözlüklere dost değilim ki bazen kendime de düşmanım. yokluğunda kayboluyorum bir gece yarısı bir kadının ve sonra tekrar tekrar aynı güne, aynı boşluğa ve aynı “sensiz” dediğim zamana uyanıyorum. uzakta bir yerde biliyorum, o var. orada duruyor. gitsem gelme demez, kalsam da neden gelmiyorsun demeyecektir.
öyle bir zamandayım ki arada bir yerde makum gibi… hayata asılı kalmış ellerim. yazamıyorum, susamıyorum.
kadın : diyorum ki seni dinlerken kendime “ne güzel anlatıyor be, insanın ruhunu tenini dudaklarından çıkan birkaç kelimeyle okşuyor. ama aldanma, bahsettiği sen değilsin.”
adam : farkettim ki bir yerden sonra; nereye gitsem, kiminle konuşsam, kendinlerine sevdalandım sanıyor. bozmak gelmiyor içimden. bozunca bir gönül borcum daha oluyor sonra. büyük sessizliklerim var benim. deliliğin ikliminde yürüyorum.
aklıma o kadar çok hikaye geliyor ki yine…
fırsatım olsa hani; uzansa dizlerime ve ben saçlarını tarasam ellerimle… bir hikaye anlatsam ona. artık sadece ona anlatsam, bir tek o bilse. en kuytu fırtınalarda bulsak o geceyi. kokusunu o sansam ve “ben” diye aşık olacağı bir geçmişe yol aksak… çekici nesnelerin gecesinden dem vurup, zamanın doğru yerinde birbirimize uyusak…
ki olmuyor işte…. kalp durmadan kendini pompalıyor nedensizce. bir nefesle daha boğulmak adına… bir sigara yakmalıyım izninle.
kadın : sen sadece anlat… hep anlat. susma.
adam : biz diye aşık olacağın ve olacakları çok daha fazla öyküm var. ama bir kız var işte. güzel bir kız… bir ona yazamadım ve bir ona konuşamadım.
o halde bu saatten sonra, gecenin bu yerinden sonra… konuşmak neye yarar?
serkan çakmak – silüetsiz yazışmalar serisinden
26-07-2011
17:02
MGÇ
Yaz dedi kadın, sen sadece yaz…
O’nun için…
1. bölüm için buraya tıkla
2. bölüm için buraya tıkla
3. bölüm için buraya tıkla
4. bölüm için buraya tıkla
5. bölüm için buraya tıkla
6. bölüm için buraya tıkla
7. bölüm için buraya tıkla
Kadın : Suskunluğun ölüm gibi, zamansız gibi…
Adam : O da öyle demişti. “Yaz bir şeyler, karala. Durma. Okuyayım. “
Yazayım…
Seni bulmalıydım içimde… Seni tanımalıydım,merhaba demenin lezzeti yeniden hayat bulmalı dilimde. Sen diye hitap ettiğim ikizkenar kelimelerle içimdeki dalgaların boyunu ölçmeliyim belki de. Sen ve sen… Ne kadar da güzelsiniz içimde…
İki parçaya bölündüğüm gece yarısı, ellerimi yüzüme kapayıp konuştuğum yokluğunla. Bu çaresizliğin, ıssızlığın, ben ve sen’in bir kompozisyonda ne kadar ayrı düştüğünden bahsettik. Daimi sancılarımı okudun sonra. Bir yerden sonra her şey güzel, uzak yakın, kilometreler sadece sayı ve her yönüyle o tanıdık neşeli kadın yine…
Sadece bir kaç cümleyle başlayan sonsuz yalnızlıklar vardır. İki parçaya bölündüğünü hissettiğin, hiç bulamayacakmış gibi hissedip aradığın o tamamlayanın… Bir delilik iklimi sanki… Ağlamanın serbest, ayıplanmadığı, her tanıdık simanın buruk bir ifadeyle sana baktığı zamanlar hani… Bir piç gibi ortada kaldığın gün dönümleri hatta… Piç bir iklim, piç bir düşünce denizi…
Bir piç gibi, hiç kimse…
Algıları değişiyor insanın. Rengi, tadı, kokuyu anımsıyor sebepsizce. Ayağın takılsa bir taşa, geçmişten bir anı nefes alıyor dudaklarda… Daha çok seviyor insan, haddinden fazla kendinden önce ve sonra diyor severken tüm kimliğini öbür kayıp yanına adıyor işte…
Adalet bunun neresinde diyor kadın…
Adalet sadece bir kelime. Kendimizde, onda, her hangi birinde hiç durmadan aradığımız o şey. Aslında ihanetin ırzına geçen kelimelerim vardı ve bu benim adaletimdi. Ne kadar da güzeldi oysa aklımda… Kendime ihanet ediyordum. Kendimden fazla birini önemsemek… Bir anlamda kendimi evirme süreciydi.
Olayda bu zaten… Tek olmak o olmak, sen olmak… Onun da sen olması…
Fısıltılarım dudaklarına yakındı, bir fırsatı olsa yokluğumdan konuşacaktı. ve bir fırsatım olsa yokluğundan konuşacaktım… Nerede bir değilsek, orada biz olacaktı herhangi birimiz… Olmadı, olamadı…
“Bir harfle yıkabiliyorken dünyayı… Hala aynı yerdesin. Peki sonrasında nereye vardı hikaye?” Sen şimdi bundan sonra ne oldu diyeceksin. Tıpkı diğerleri karıştı sanırım kalabalığa… Gürültü, duman ve tanınabilir bedenler arasında kayboldu zaman.
Alabildiğine, alelade günler düşün. Sonra hepsinin dökümünü yap aklında. Babilin camdan kulelerinden sal aklını. Tanrıyla aran açılmış ve gecenin en yüksek katından sonsuz boşluklara düşmüş gibi hissettiğin zamanları ekle üzerine. Kayıp zamanlara yazılmış ayrılıklar gibi, içine eylül düşer işte o anda. Oradayım. Unutulması gerektiğini bir türlü hatırlayamadığım hikayenin tekrarlayan paragrafındayım.
Evet yeni bir hikaye daha yazabilirim, yazabilirdim.
Değer verdiğin birinin yüreğinden çıkan ölüm renginin dudaklarından, kendi yüzüne dağılması.. Ve “Hadi git, elveda makamı bu” diyen bir şarkı mırıldanması kulaklarına… İşte bu, tüm bedenini, tüm kalp kaslarını imkansız uyanışlara yerini bırakmasıdır… Ve birden tanrıya merhaba deme anıdır…
Yazılası en güzel merhaba tanrı katında aşikardır…
Yalnızlık ihanet gibi bir kelime, idam edilmeli tüm sözlüklerde diye düşündüm. Sen olmalı, ben olmalı. bir mısra boyu gidip, ardından yüklemi niteleyen bir biz öznesi olmalı her yerde. İçten bir özür gerekiyor şimdi bunca zamandır yazamadıklarıma.
Kadın : Bir gün biriyle tutar elbet takvimlerin ve asla ıskalamazsın…
Adam : Benim takvimlerim kendimde tutmuyor ki başkası beni nasıl ıskalamasın? Yine susmamak lazım ya…
Merhaba kadın, merhaba…
serkan çakmak – silüetsiz yazışmalar serisinden
13-06-2011
13:02
MGÇ
(daha fazla…)
“onun hep değişeceğine inanmak, olduğundan daha farklı birine dönüşeceğini ummak ve tekrar tekrar aynı yanlışın etrafında dönmekle geçiyordu zaman. değişime kendine inandırmanın zavallığı içinde kendi kendine sadece üzgünüm demekle yetiniyor işte insan.
seni sürekli bir tekrar döngüsü içinde yanıltan birisini sevmek kadar daha kötü bir şey, daha beter bir sevme biçimi olduğunu sanmıyorum…”
bazen böyle saçma sapan notlar düşüyorum geçmişe dair. sonra aradan geçen nice kahve sigara günlerinden sonra, sebepsiz okuyorum. okudukça daha bir boş bakıyorum aynaya. “gerçekten böyle mi?” diye. yaşamadığım ilişkiler, ayrılıklar, hezeyanlar üzerine tepiniyorum. ne de çok sesi var orkestramın!
çevremdeki havayı kokluyorum genelde. onları dinlemek, seyretmek ve hatta duyamadığımda repliklerini yazmakla geçiyor zamanım. kendimi onların üzerinden iğnelemek gibi bir şey bu. ifademi, düşüncemi, hiç var olmamış duygularımı bazen en tanıdık ve bazende hiç sesine değmediklerime yüklüyorum.
çiftlerin birbirlerini kurtarma… yok yok mevcuttaki ilişki durumlarını kurtarmaları üzerindeyim bu aralar. kimilerini görüyorum ki ilişkilerini kurtarmak için farklı mekanlara yol alıyorlar. tatiller, küçük kaçakmaklarla kurtarılacak sandıkları bir döngüye giriyorlar. oysa bilmedikleri günü kurtarmaktan başka bir şey değil.
kiminin elinden süprizler, hediyeler, dalından uçurulmuş çiçekler geliyor. mum ışığında içilesi bir çorba, bıçakla yerle yeksan edilmiş büftek… hatta mum koyun masaya ve biraz da kan kırmızı şarap… sadece anı kurtarmak ve takvimden beraber bir gün daha kopartmaktan başka bir şey değil.
kimisinin elinden konuşmak, sözlükleri dize getirip cümlelere tıkıştırmak geliyor. o zamana kadar susulan ne varsa, kırmadan, suyun doğru yönde akmasını sağlayacak şekilde sarfetme çabasını görüyorum. tedirginlikle olumlu saatlere gitme çabasının dile vurmuş şekli işte.
velhasıl bitti mi bitiyor işte. bugün olmazsa yarın, yarın değilse bir süre sonra… her şey yeniden o eski düzenine, bilindik döngüsüne girdiğinde yeniden sönüyor gülün yaprakları. mevsimler misali, kendini yeniden gösterdiği an değişiyor her şey. bir korunma iç güdüsüyle doluyor insan. sonra bir taraf için diğerine dair “hayallerde yoksun” masalı başlıyor.
yalancı sevmeler zamanı masalları sürüyor işte böyle. lakin insanın içine, aklına, kalbine bir kere düştümü o ayrılık/bitti/tamam fikri… bir kere yandı mı hikayenin sayfaları… hiç bir an eskisi, o ilk zamanlardaki gibi olmuyor.
hiç bir ilişki bir anka kuşu efsanesi olmadığından, küllerinden doğamayacağından, ayrılığın kutsal merasimi başlıyor. gözlerde yaş, eller kendi kendine sarılmış ve dudaklarda siyaha solan cümleler…
izi kalıcı saatler sonunda keskin bir kelime : elveda…
hikaye bitti, bu kadar….
Serkan Çakmak – Birilerinin Yaraları
12.05.2011
04:02
TEŞEKKÜRLER M.G.Ç. – Ufkumu açmışsın bir kere daha (daha fazla…)
avazım çıktığı kadar sussam sana… 7

Serkan Çakmak
1. bölüm için buraya tıkla
2. bölüm için buraya tıkla
3. bölüm için buraya tıkla
4. bölüm için buraya tıkla
5. bölüm için buraya tıkla
6. bölüm için buraya tıkla
adam :
nice zamandan sonra binlerce anı oksijeni tadıyordu
bazıları ilk kez güneşi görmüş gibi gözleri kamaşırken…
dikiş tutmayan cümleler sıralandı ardı sıra
nice merhaba ve elveda birbirine dolandı burada
ve bir kadın gülümseyen sesiyle yaklaştı bana
dudaklarında matemli bir kelime : merhaba…
öykü nasıl başladı biliyorsun işte…
ama tahminince, öyle devam etmedi işte.
zamanın illegal düştüğü, herşeyin sözlük yansımasına küfür gibi baktığı
acıya meyilli hezeyanlarımız vardır hani.
tıpkı tüm gibiler, tıpkı gelmeyen ecel gibi
tanrı katından dönmüş bileklere imzalı jiletten dilekçeler misali
bir kurşun sessizliği odamda…
kadın : sahi, hangi yalana daha çok inanıyordu insan?
adam :
belki bilirsin senli ve benli hikayeleri,
bileşkelerinden ibarettir ve bizdir cümre kıvrımlarında.
ortak paydaların, birlilten doğan yeni gerçekliklerin
aynadaki ifadesinin o olabilmesinin hikayesidir hani…
tek rekatta okunası bir dua gibidir yaşananlar,
itidallerine teslim olan bir akıldır geçmiş zaman
ve içinde boğulası bir gecedir tutuşan eller…
geçmişten gelen tüm bu anılara sarılmalar,
boş yastıklarda uyanmalar
sanki ondan gelecekmiş gibi telefona sarılmalar,
o gelmiş gibi kilitlere sarılmalar,
ardı ardına kör bir gece yarısı sigaraya abanmalardır yalanımız…
kadın : sevmek de mi yalandır?
adam :
iki yürek arası gevişlenmektir sevmek,
ne kadar çok çiğnersen dilini, kalbini
o derece sevmiş gibisindir.
lakin bir adam varmış, bir kadın yokmuş bu masalda dediğinde
protez denemeler, subjektif sevmelerden öte gidememiştir insan.
bile bile lades olmuştur kendisine
tüm acıları camdan faylar olmuştur gözlerine.
kazağın kollarına akmıştır gözyaşları
affı yoktur zamanın,
sadece geçer ve dudaklarını kemiren cümleler bırakır.
miş’li ve di’li hikayelere insan istemese de takılı kalır.
kadın : biyopsilerle geçmez zaman demiştin bana, özneye organ nakli şarttı ya hani…
adam :
gizli bir özneye organ nakli yapılamaz.
göremediğin bir şeye inanabilirsin,tanrı gibi…
sevmek gibi, aklın gibi.
lakin dokunamadıkça, koklayamadıkça,
tadamadıkça… sadece bilirsin.
bir kalp yokmuş dersin
kuzey yıldızın gibi hep aynı yerdedir diyemezsin.
bir özne olsa gizi açılmış
buyur kalbim sende atsın diyebilirsin…
ölmenin zaman aldığı ülkelerden kaçabilirsin o anda işte
ve aşk gibi bakar işte o anda bir kadın.
kadın : var mı peki göz yaşı saflığında bir kadın?
adam :
kumların sahilden denize hızla sürükleniği zamanda
bir gitar ve ateş sesi duyulduğunda…
ya da düşün ki
yıldızların dilek tuttuğu bir saatte gelecek o kadın…
eteğinin sürüyerek
tüm babilin kulelerini yıkarak…
dönüp,kopup gitmenin kolay olmadığı zaman düşün
aşk gibi bakacak tozlu geçmişime,
içimde saf tutan gayri ihtiyarı yalnızlığıma…
ama dedik ya işte…
hikaye bildiğin gibi başladığı işte…
ama daha devamı yazılmadı kitaplarımda…
bir kalp atışının süresi sonsuzluğa bedeldi dudaklarında…
serkan çakmak – silüetsiz yazışmalar serisinden
16-01-2011
02:02




