Sayfalar
Son 10 Şey
- Aşk & Cinsellik & Romantizm
- Fenerbahçe ve 5 Şubat Maçları
- Fenerbahçe – Beşiktaş Maç Öncesi Son Detaylar
- Hafta Sonu İddaa
- Android İçin Hava Durumu Uygulaması
- Samsunspor – Fenerbahçe Maç Öncesi Son Detaylar
- Lady Antebellum – Need You Now (2010 Remix)
- Dolores Moran (1924-1982)
- 29 Ocak Gecesi Twitter Kayıntısı
- Fenerbahçe – Mersin IY Maç Öncesi Son Detaylar
Kategoriler
- Altyazı Çevirilerim
- Bilgisayar Destek Ünitesi
- Düşünce Pompası
- Edebi Kayıntılarım
- Eğlenceli Fotoğraflar
- Eski 45likler
- Eskiden Böyle Şeyler Vardı
- Fotoğrafik Pompa
- Gereksiz Yazılar
- Güzel Şeyler
- Güzel Söz Dediğin
- Heber Pompası
- İndir Kuyusu
- İnternet Destek Ünitesi
- Istasy10
- Karikatür Komedya
- Makale Gibi
- Mobil Teknoloji
- Müzik Defteri
- Paramedikal Günce
- Pompalamaya Devam
- Retro
- Sanatı Güzel Fotoğraflar
- Sevecen Yazılar
- Sinematografi
- Sportif Kayıntılar
- Teknolojik Hareketler
- Video Mideo
Spam Blocked
Etiketler
avazım çıktığı kadar sussam sana… 10
adam : oysa ben ona ben onu incetmemiştim, kırmamıştım, ruhunda büyük çiziklerim olmamıştı…
teninde cam kırıklarının tadını alıyordum yine de. yaralarına dokunmamıştım henüz, ama nedense can yakanı ben sandığı bir iklimdeydik… oysa aynalarda karşılaşmıştık. sen ben oluyordu bir gece yarısı ve ben teninde buluyordum en kuytu haykırışları. düş kırgınlıklarını topluyordum teninden, ruhundan ellerimle. hayıfsal iklimler, vanilya kokan hikayeler seçiyordum mitleri kırgın kalbinden. psikolojimize sevgi düşecekken; dilimizde ten kesikleri yine ve aklımızda geçmiş zamanların bitmeyen çağlayanları… işte tam böyle bir kompozisyona düşüyordu adlarımız.
hangimiz hangimize erkendi bilmiyorum ama sayısal denklemlerde yazılı takvimler “yanlış çağın yolcularısınız” diyordu.
kadın : ayrılık mıydı en başında size yazılan?
adam : bir ayrılığı nasıl anlatabilirsin ki? dudağındaki titreme, sesinin kırılgan çocuksu hali ve durmadan birbirine kenetlenen ellerine nasıl hakim olabilirsin ki? seni en iyi nefes kesen sigaran, zehir tadında şarabın ve yüzüne kapaklanan yatağın anlar. titizlikle döşenmiş bir kader gibidir ayrılık. başka nasıl anlatırsın kendine?
kendine bile anlatamadığın bir ayrılığı nasıl görebilirsin ki, nasıl anlatabilirsin bir başkasına?
kadın : deneyebilirsin de…
adam : tüm protez denemelerde, bu çocuksu oyunlarımızda yine kendimizi ebeliyoruz. zamanın yanlış yerinde olduğumuzu düşünüyorum arada? ne oldu be, neredeyiz ki şimdi diyorum. sanki hep renklerimizi sömüren insanlara dem vuruyoruz.ayarsız bir tv kanalı gibi, ekranlarımızda gözlerimizde durmadan bir karıncalanma… uyuşmuşuz, itlerin masallarında uyumuşuz. ayrı meridyenlerde, aynı paralel natıbbi dertlerdeyiz. alışkanlıkların ve otonom hareketlerin yüzeysel yuvasındayız beraber şimdi. hangimiz hangimize doğru bakar durumda… sen mi belki, ben mi… hepbiri veya yekten hiç biri.
kadın : işlenmemiş duyguların kalıntılarını görür gibi oldum. yani nasıl anlatsam bilemedim.
adam : oysa ben ona “koşma yetişemem, tenimde ruh kırıkları…” var demiştim içimden. içimde binlerce orkestra, şefi kayıp… bağır bağır bağır diyordu bir ses. dudaklarımda çizgiler, rüzgardan kalma sözsüzlük hatları… “oysa ben ona koşma, düşersin. dizlerinde, yüreğinin çocuksu yaraları” demiştim içimden. aklımda koşma, gitme demenin iç sesi, iç kırgınlıkları….
kadın : o ne dedi peki?
adam : duymadı hiç beni.
“bastığım cam kırıklarını yalayan rüzgar, çok daha eski dostumdu benim. bilirdim ki ne zaman sıkıntıya düşse ruhum, ne zaman tenimde tedirginliğin izleri belirse, uzaktan bir yerlerden sesini taşırdı bana. nicedir konuşmadık, nicedir soramadım seni. nicedir küskünüm bir bilsen yokluğunda. tek rüzgar değil; seslere,renklere,notalara, köşe başındaki kitapçıya, gelecekte bir gün böyle olsun dediğimiz gözlüklü küçük kıza… herkese, herşeye kırgınlığımsın şimdi. gidişlerini ezberletiyordun çocuklara kara tahtalar boyu.” demek isterdim. diyemedim yine yüzüne baktığımda. zira yüzüne baktığımda, ona ayak uydurmak isteyen ve birbine durmadan vuran bir kalbim var benim.
ve ben ona yine diyemedim…
odamın her yanına dağılmış sensiz anlarımı toplamaktayım. oysa sen her defasında yüreğime batan yerdeki can kırıkları… her dağılmış parçanda ayrı ben kalıntıları…
kırılganlık tarlasının sabanı yüreğim, her cümlede seni arıyorlar… ayrık otlarından sıyrıldım say, tüm dikenli telleri geçmişim hatta. acuçlarımda yorgunluğun ve sana ulaşmanın kesikleri… yine yoksunlar… düşler tabutlarından çıkarken, yere yığılmışım. elimde,kucağımda yüzlerce sen var… dağılmış albümlerde seni tutuyor ellerim… yine kanıyorlar…
ve ben tümünü yine diyemedim.
kadın : bana şunu dediğini anımsıyorum “her aşkın bir yürek tutulması bir de kutup yıldızı varmış. her aşık birbirini ayak seslerinden tanırmış” ayak seslerini duyuyorsun ama bir yabancı gibi duruyorsunuz birbirinize. bunu almıyor aklım.
adam : “bilmezsin, sessizlik gözlüyor yolumu kapı önlerinde. bu yüzdendir boşluklara merhaba demelerim, deniz kıyısı kumlarda sohbetim, şarap tadında kendimi buluşum. benimle yüzleşen bir hayat, yüzünü bağışlayan kader… kaybedeşleri anımsarken en sevdiğim notada… söylesem hepsini tek tek… söyle bana serbest mi ağlamalar?” diye soramadım ona.
“bazı şeyler var en fazla iki kişi yaşanıyor” diye not almışım tarihe bir zamanlar. bazen de tek başınıza iki kişi yaşıyorsunuz işte. gece gibi düşüyorsunuz sabaha. çöküp kalıyorsunuz.sizden başka kimse o açıdan bakamıyor. velev ki bakması da gerekmiyor zaten. sonra şöyle diyorsunuz ir şarkıyla : “when i’m gone”
sonra bir film başlıyor en renksiz ekranıyla… yüreklerde patikalar… güzel sözler söylüyor adam güzel yüzlü kadına… ama güzel yüzlü kadından boncuk boncuk dökülüyor hüzün… oysa ayrılıyorlar ve bir daha hiç görüşmemek adına… bir gidişin aralığında bile aşk dileniyor adam güzel yüzlü kadından… siyahı, beyazına karıştığında gecenin ayrılık başlıyor sonsuzluğa yazılan bir senfoni eşliğinde…
her adımda birinin senden uzaklaştığını görmek, biraz önce yaşanan ayrılık sahnesinden daha acı ki bunu bilmez çoğu kimse… insanın acıya ilişip, takılmasıyla başlıyor karanlık çağlar…
sonra diyorsun ki : gidişin ve bende başlayan tüm iç savaşlar…
kadın : o kadını bulmalıyım, sormalıyım. nasıl sevemedin zamansız?
serkan çakmak – silüetsiz yazışmalar serisinden
12-09-2011
14:02
sanki göğsümde kocaman bir delik açılmış ve içime buz gibi hava doluyordu
Serkan çakmak http://www.istasy10.net/edebi-kayintilarim/avazim-ciktigi-kadar-sussam-sana-4/ adlı yazıdan
avazım çıktığı kadar sussam sana…

2. bölüm için buraya tıkla
3. bölüm için buraya tıkla
4. bölüm için buraya tıkla
5. bölüm için buraya tıkla
bir erkek ve bir dişi muhabbetinin ortalanmış noktasındaydı yazarın kalemi…onları birden bire dilin tenhalığında kağıt üzerine bırakıverdi…
-beni geceye götür,dedi adam karşı beri aşk dokumacılığıyla bakan kadına…
-kadınsa; geceler çoktan bitti…siyaha örtünen gökyüzünün vurduğu saat gece değil,ismi yanlış konmuş zamansızlık aslında,dedi.
-bana siyahın gizemini anlat o zaman,dedi adam kırgın ve bitap düşen sessizliğiyle…
-siyah…tüm renklerin elastik toplamı aslında.korkuya,mutsuzluğa,umutsuluğa anlamsızca biçilmiş kaftan,dedi kadın.
-peki hiç mi dokunulmaz siyah içinde kalmışlıklara?hiç mi mum yakılmaz geceye?ve hiç mi…neyse,dedi adam.
yorgun bedenini titremeye aday bacakları üzerine dikti kadın.bir adım attı gözleri aşkı görmemiş adama doğru.ortalığı iğneleyen bir sessizliğe büründü dünya aniden.kadın ellerini adamı yanağına temas ettirdi usulca…
* başka bir gece yarısı devam etmek üzere burada yarım bırakılmıştır.
serkan çakmak – silüetsiz yazışmalar serisinden
13-mayıs-2010


