avazım çıktığı kadar sussam sana… 9

avazım çıktığı kadar sussam sana… 9

Yaz dedi kadın, sen sadece yaz…
O’nun için…

1. bölüm için buraya tıkla

2. bölüm için buraya tıkla

3. bölüm için buraya tıkla

4. bölüm için buraya tıkla

5. bölüm için buraya tıkla

6. bölüm için buraya tıkla

7. bölüm için buraya tıkla

8. bölüm için buraya tıkla

kadın : en uzun soğuk gece sanki. birazdan kendime uyuyacağım yine.

adam : hep söylemişimdir boşluğa sarılıp uyumalar diye… ve her sabah aynı boşluğa açmak gözlerini diye… yoksun kere yoksun dediğin anda, hayaline sarılır insan. tut ki o an bir yastık, yorgan. farketmeden sıkıca çevreler ellerin. farzı mahal olay yerinde tek beden, iki ruh gibidir insan.

böyle zamanlarda yazmak zor, ağır… nefes almak düğüm düğüm ölmektir sanki.

kadın : bazen ne söylediğini anlamıyorum ya da anlamak gelmiyor işime. sanki yaralanmaktan korkuyorum sebepsiz yere.

adam : sessizlik çöküyor içime… sanki tüm kelimeler bitti birden bire.

kadın : ilişkiler sessizleşiyor bazen.

adam : bir ilişkide sessizlikler artmaya başladığında, o ilişkinin nabzı zayıflıyor. nefes darlığı, teklemeler derken… ex oluyor ilişki. sessizliğe gömülüyorsa gece, ve sessizse iki kalp arası… yazık olmuştur.

kadın : konuşmak zor.

adam : sınırsızca düşüncemiz, duygumuz, kelimemiz varken… neden diyorum, neden söylemekten korkar insan? birine seni seviyorum diyememenin kifayetsizliği nasıl işlemiş içimize.

insan birisine aşık değilmiş gibi, sevmiyormuş gibi, ondan bir küfür gibi söz ederken nasılda yoruluyor? içinizdekilerin dış seslere uzanmasını önlemenin ehemniyeti bitiriyor insanı. ve sanırım uzun zamandır bundandır bitkin bulantılı halim. herşeyi tekrar, tekrar ve tekrar berbat etmeliyim.

sanırım ben de konuşamıyorum konuşmam gereken kişi ile…

kadın : çok şanslı bir kadının şanssızlığı mı desem?

adam : tüm inançlı, yalın, içten kaybedişlerimiz; bundan önceki kaybettiklerimiz yanında bir zafer gibi durabilecekken… bir rengin hem içinde, hem ardında koşabilecekken. bir sesi sen diye sevebilecekken… aşk gibi bakacakken kadın tüm rutin düzlemlerden öte… kalabalıklardan, sokak ayinlerinden, yerli yersiz kalabalıklardan sıyırabilecekken…iki kalp arası boşluklara düşüyor insan nedense.ya da ölüyor tıpkı şimdiki gibi her hangi bir gece yarısı 6 kat tepeden serbest iz düşümle….

farkında değil belki, görmüyor, duymuyor. ama ölüyorum kendi içimde. Bu kendini yoketme mizanseninde, yine kendimi koyuyorum en ön plana.

kadın : yaşamadım ve hatta böyle olmayacak benim için sanırım

adam : hiç öyle olmaması, olmayacağı anlamına gelmez. insan okuduğu, baktığı, duyduğu; gerek bir söz, gerek bir ifade, gerekse bir hikayede iyi birşeylerin kendi başına gelmediğini, “bana öyle olmadı ki, olmaz ki, hiç yaşamadım” demeyi daha kolaycı bulur. oysa yaşamanın yeterli olduğu uzunlukta, önünde yeterince uzun vakit olduğunu unutur ve bu sık unutma hali nedeniyle de beklediği baharın, kitabın, adam/kadının hiç karşısına çıkmayacağını, bir anda hayıflanarak baktığı şeylerin kendisini bulmayacağını söyler durur. yanlış veya doğru zamanı, insanı, yeri aramakla geçer ömrü… ki bunu ister dile getirsin, ister getirmesin. hayat böyledir, sinsidir, farkında olmadan hoşgelir…

kadın : sanırım sevemedim kimseyi ve ondan sonra kimseyi. sende de öyle değil mi?

adam : yürüdüğün ve hatta onun da yürüdüğünü bildiğin bu dünyada yolların yıkımlarla dolu olduğunu unutmuyor insan. ki en büyük yıkım ayrılıklarla başlamışken… sebepsiz yere vedalara bilenmişken… unutamıyor insan asla. ama bir yerde sevmek hala güzel. ve bilmelisin ki bir zamanlar dünyada en çok sevdiğim kişiyi artık sevmediğimi söylemek de en büyük yalan.

kadın : ben bir geceyim o zaman. gece gibiyim ve bunu seviyorum.

adam : insan geceyi neden sever biliyor musun? gece tekrar tekrar aşkı doğurabilir ve tüm başlangıçlara sobe diyen kimlikler yazabilir. birinin var olma ve yok olma saatleridir gece. yokluğu düşünse ağlamaklı olmanın ötesine geçer insan, ağlar. varlığıyla mutluysa aptalca gülümser kendine. bu yüzden gecededir tüm gizem. ve bir gece yarısı “sen” diyememenin acısını anlatabilir bu kalp işte.

ne kadar aşk varsa, o kadar da ayrılık olabileceğini bir gece yarısı anlayabilir insan. geçmişe mor kınalar yakabilir de, mosmor kaldırımları adımlayabilir de. hükümsüz tüm düşler, heceler; gecededir. bu yüzdendir gece vakti bu sahilde kendimle cebelleşmelerim. ne vakit aklıma gelse o kadın, gece yarısı bu sahilde bir kaosun tozlu sahibiyim.

bazen bir yokluğa konuşuyor insan. düşünsen ağlayacak gibi tüm kelimeler. iki kalbin dünyada her hangi iki yere savrulduğunu anlıyor herkes. bir kalp yangını, bir aşk,bir ayrılık… kelimeler dile kolay geliyor da… bu yaşamsal, sunni hastalık ruhlara neden bu kadar zor geliyor anlayamıyor insan. iyileşmeyecek sandığımız hastalığımıza susuyoruz nedense. geceye konuşuyor ve yine geceye gömüyoruz kendimizi. Geceyi kendimiz sanıyoruz tekrar ve tekrar.

kadın : yokluğu geceyle kutluyorum o zaman ben.

adam : boş bir evde sessiz ve sınırsız görüntü dolaştırabiliyorum. eninde sonunda toparlanır insan nasılsa. telaş etmez kimse. ne kadar sussak ne kadar duyacaklar sanki? boşlukları kutlamanın, boşluklara uyanmanın ve bir rüyaya sen diye sarılmanın anlamını hangi kelime yazabilecek ki? sensiz sana içmek gibi bir şey bu. sende kalmak ve oradan bir daha kendine yol bulamamak…

“sen” diye bir kalp varken içimizde, yine bağıramıyor çığlık çığlığa ismini. gamzelerde deva arıyor masada rakısıyla bir adam… kadın yolların en uzak ucunda…

kadın : geçmişinde birileri olan adamlardansın ve o zamanları da bugünlere sanırım tertemiz taşımışsın.

adam : geçmişle gelecek arasında varolması gereken düzen, ince köprülerin ayaklarının gömülü olduğu yerle ilgili. ya da öyle olması gerekli. ya da ankara’nın soğuğunda, istanbul’un ayazında kilitli. erzurum’un dağında, antalya’nın sıcağında gizli. bir yerlerde bir düzen… geçmiş ve gelecek arasında… bir şimdilik hikayesi.

ve bazen diyorum ki kendime : herşeyi berbat etmeliyim, yoksa nikotin manyağı gecenin birinde duman ederim kendimi… enkaz yığını bir kent, kimsenin bilmediği ücra bir kasaba veya bir hücrede tüketmeliyim kendimi. şimdi bir kentin ortasında çığlık çığlığayım, en acısı da bu ya. kendimi yitirip yitirip sende arıyorum, bulmak için değil, sen’delemek için.
sonra “sen’deyim işte” diyorum. ben “senim” aynadaki yüzümle, dinlediklerimle, yazdıklarımla. kimliğime, ifademe, kelime gücüme aldırmadan sen’deliyorum yine ve yine.

kadın : sen dediğin o kadın kim? söyle artık.

adam : bir isim var elbet. yazsam olmaz, yazmasam içim razı değil. bu konuşmanın bir yerinde fısıldadım defalarca aslında. kaldı ki isimlere takılmamalı insan. isim de sadece bir kelime değil mi neticesinde? önemli olan o kelimenin, varlığın vurguladığı bağlantıdayız.

sözlüklere dost değilim ki bazen kendime de düşmanım. yokluğunda kayboluyorum bir gece yarısı bir kadının ve sonra tekrar tekrar aynı güne, aynı boşluğa ve aynı “sensiz” dediğim zamana uyanıyorum. uzakta bir yerde biliyorum, o var. orada duruyor. gitsem gelme demez, kalsam da neden gelmiyorsun demeyecektir.

öyle bir zamandayım ki arada bir yerde makum gibi… hayata asılı kalmış ellerim. yazamıyorum, susamıyorum.

kadın : diyorum ki seni dinlerken kendime “ne güzel anlatıyor be, insanın ruhunu tenini dudaklarından çıkan birkaç kelimeyle okşuyor. ama aldanma, bahsettiği sen değilsin.”

adam : farkettim ki bir yerden sonra; nereye gitsem, kiminle konuşsam, kendinlerine sevdalandım sanıyor. bozmak gelmiyor içimden. bozunca bir gönül borcum daha oluyor sonra. büyük sessizliklerim var benim. deliliğin ikliminde yürüyorum.
aklıma o kadar çok hikaye geliyor ki yine…

fırsatım olsa hani; uzansa dizlerime ve ben saçlarını tarasam ellerimle… bir hikaye anlatsam ona. artık sadece ona anlatsam, bir tek o bilse. en kuytu fırtınalarda bulsak o geceyi. kokusunu o sansam ve “ben” diye aşık olacağı bir geçmişe yol aksak… çekici nesnelerin gecesinden dem vurup, zamanın doğru yerinde birbirimize uyusak…

ki olmuyor işte…. kalp durmadan kendini pompalıyor nedensizce. bir nefesle daha boğulmak adına… bir sigara yakmalıyım izninle.

kadın : sen sadece anlat… hep anlat. susma.

adam : biz diye aşık olacağın ve olacakları çok daha fazla öyküm var. ama bir kız var işte. güzel bir kız… bir ona yazamadım ve bir ona konuşamadım.

o halde bu saatten sonra, gecenin bu yerinden sonra… konuşmak neye yarar?

 

serkan çakmak – silüetsiz yazışmalar serisinden

26-07-2011
17:02

MGÇ

Editör Serkan Çakmak

Fenerbahçe, Teknoloji, Müzik ve Dizi üzerine yazmayı severim. Her fotoğrafı değil, anlamı olanları seçip, sizlerle paylaşırım. Siyaset üzerine pek yazmıyorum, sonra alınıyor zeka küpürleri. Korsan Basınım… Haydi bakalım