Avazım Çıktığı Kadar Sussam Sana 12

avazım çıktığı kadar sussam sana… 12

Avazım Çıktığı Kadar Sussam Sana 12 istasy10net

Adam : Nice popülist ölüm çağının ardından kaleme bu denli sarılmanın zor olduğunu biliyordum. Anlatacak çok hikaye, yazacak hiç kelimem yokken; sana olayları nasıl aktaracağımı bilmiyorum. Senelerdir aynı iki karakterin “senli” ve “benli” kısımlarından partiküller döküyorum. Sen hala onun kim olduğunu bilmiyorsun. O kim olduğunu sayfa sayfa okuyor.

Kadın : Neden özneye bir isim yüklemiyorsun?

Adam : Aslında biliyor musun, her defasında yazdım adını. Sadece dikkat etmiyorsun, etmiyorlar. Keza bu öyle mahunu bir besteki, gamzede deva bulmuyor geceler ismi sadeleştiğinde. Mesele şu ki, biliyorum. Başka hikayeler de olabilir. Olabilirdi de. Ama günün sonunda kalbin kuvveti tektir. O bir tanedir. Hiç bir hikayenin gizemi, hiç bir masaldaki gülümsemenin gamzesi bu denli güzel değil. Olamayacak da.

Kadın : Belki biraz zamana daha ihtiyacın vardır.

Adam : Zamanla geçer dediğimiz şeyler biriktiriyoruz yine zamanda… Sonsuz boşluklara yaslanıp, limitsiz acılar biriktiriyoruz. Birikiyorum. Saçmalamaktan yalnızlığa, sıkılmaktan sancılara… Karşısına anlamlar yazılabilecek kelimelere geçiyorum sürekli. Her defasında “Bugün bitecek bu iç dökümü” ve “Bugün tek bir yol olacak ayrı kentler” diyorum. Olmuyor. Coğrafya, geometri, analitik sistemler… Ya da her ne dersen adına, izin vermiyor bir türlü.

Hayatta olabilmesini istediğimiz çok şey, gerçekten olabilen az şey varken… Hep bir Sen’deleme durumundayım. Şikayetçilik değil bu. Çözüm yollarının henüz başındayım, ona kızgınım. Kıssadan hissedar cümlelerle itiraf etmeliyim ki O’na aşık olmak ve bunu hergün yeniden başa sarmak, güzel ve zor şey. Birini sevebilme ihtimali üzerine çok yüksek bahis veren gönlüm nihayet kifayetsiz iklimlerde buldu kendini. Bir bakmışım, aşık olmuşum. Gün be gün sevmişim, seviyorum, sevmekteyim. Bunu söylemekte ayıp bir yan görmüyorum. Aksine gurur duyuyorum. Zira çok sevdiğimizi ve aşık olduğumuzu zannedip, yapış yapış yalnızlıklara gebe kaldığımız bu çağda gerçekte aşık olabilmek çok güzel.

Kadın : Aşk büyük bir zaman kaybı bana göre.

Adam : Onca zaman sonunda tam birisine aşık oluyorsunuz, alışıyorsunuz, ısınıyorsunuz, güveniyorsunuz. Kırılmaz dediğiniz, delinmez dediğiniz o zırh bir anda yıpranıyor… Aşık olmuşsunuz. Uykuların gerçekten kaçtığını, zamanın çok hızlandığını, bazen çalıştığınız ortamdaki insanları ona benzettiğinize ben şahit oldum. Hala da oluyorum. Aman tanrım, keçi değilse bu kaçan aklımdan… Ah şu aşk ve delilik belirtilerinin benzeşme durumu yok mu?

Kadın : Yapış yapış yalnızlık konusundayım ben hala. Öyle bir şey demiştin zamanın birinde.

Adam : Hep yerçekiminden dolayı… Sevmek de, ölmek de, yaşamak da yerin çekim niyetinden ötürü… Sahi! Gökyüzü ne zaman inecek ayak uçlarımıza? Kuşlar diyorum yani. Yer onları da çeker beni çektiği kadar. Gönlüm sende ne zaman sıkışır iki kanat arasına? Nefes kesilmesi diyorum hani… Biter ya işte boşluğa sarılmalar, sabahlara istemsiz uyanmalar, istemsiz baş ağrıları… Yer çekiyor beni… Çek ve tut elimi…

İşte bu yalnızlık. İşte bu ölüme eş değer. Bu yüzden yapış yapış yalnızlık sadece bir aldatmaca. Hikayenin sadece bu kadarını hatırlayıp, yalnızlığı güzel zannediyorsundur. Hani şu herşeyin ilacı denilen “zaman” gibi. Siz bu yalan ile oyalanırken; arka planda hayat akar, olaylar gelişir ve en büyük düşmanınız yani kendiniz ile cebelleşirken bulursunuz benliğinizi. Bazen tüm teselliler, tüm iyi niyetler… Birer küfürdür kulaklarınızda. Sevmek fiiline zaman kalıpları, davranış biçimleri ve sözden öte ifade biçimleri ekleyerek; gurur saydığımız yalnızlığımızı, aklımızda aldatmaya çabalıyoruz ya yine… Ne çok düşünüp, ne çok az seviyoruz sonra. Veya çok seviyoruz bazen de, bir o kadar az aksediyoruz aynadaki ifademize. Nefretler çığlık çığlığa, sevgi yine sev gibi tek başına.

Tüm sorun da başlıyor zaten. Yalnızlık ne de güzel ya(k-p)ıştı üzerine şimdi. Tıpkı tüm diğerleri gibi, değil mi?

Kadın : Ernest Hemingway bir yazısında kitap karakterlerinin birer karikatür olduğunu vurgular. Ve aynen şöyle der “Bir roman yaratırken nefes alıp veren insanlar yaratılmalıdır, karakterler değil, insanlar.” Ne zaman ki kalemle bir insan yaratır yazar; o zaman çok sever okur. Kendisini o insanın yerine koyabilir.

Adam : Bazen yazarken iki kalp arası geviş getirdiğim, ruhumu imla hataları ile doyurduğum gerçektir. Genel de uzun sessizliklerim vardır aslında… Susuyorum, konuşmaların ve kelimelerin gerekliliğini hiçleyerek genelde… Lakin bir roman yaratma sevdam bulunmuyor. Zaten o roman dediğin öyküyü yaşıyorum.

Birbirine iyi gelen insanların ayrı ayrı dünyaları döndürmesi, ayrı şehirlere başkent olması ve bambaşka hikayelerde özne olması kadar acı verici çok az şey vardır. Kağıdın, mürekkebin ve kelimelerin el verdiğince anlatabileceğimiz bir şey değil bu. Sadece hikayenin içinden geçmek gerekiyor nasıl olduğunu özümseyebilmek için. Yoksa, yoksa sadece iki isim ve sıradan bir kavuşamama hikayesinden bahsetmiş oluruz.

Bir nefesten daha uzun süren tüm ilişkiler çeşitli sıkıntılardan geçer. Ama bir ilişki yürümezse genelde o sıkıntılar yüzünden bitmez. Genelde zaten yeterince güçlü olmadığı için biter. Sana şunun sözünü verebilirim : İki kişi bir şeye inanırsa, gerçekten inanırsa, herhangi bir şeye, imkânsız bile olsa, o şey mümkündür.

Buna tüm kalbimle inanıyorum. Belki de iyi kalpli bir yeteneksizimdir. Ama bildiğim bir şey varsa, o da, O’nun benim için çok değerli olduğu ve bana iyi geldiği.

Kadın : Bir ütopyayı yaşıyorsun sen.

Adam : Kurguların dünyasinda, kişisel tiyatro sahnemizde büyük bir monolog yaratıp; sonrasına dair ütopyalar üretiyoruz. Onlar olmazsa zaten, ikili ilişkiler nasıl başlayacak ki? Nasıl yürüyecek bebek adımları ile iki insan birbirine.

İncinecek, öğrenecek, kırılacak, büyüyecek. Dizleri kanadıkça ayağa kalkmayı öğrenecek ve kilometrelerce yürüyecek. Ütopyalar imkansız değildir. Bir yerden yaşamaya başlamak gerekir.

Bu gecenin sonunda buradan duyamasa da söyleyebileceğim bir kaç şey var.

”Sen kimdin…”… ? Onu bulmalıydım içimde… Sen diye hitab ettiğim ikizkenar kelimelerle içimdeki dalgaların boyunu ölçüyordum belki de. Sen ve sen… Ne kadar da güzelsiniz içimde…

”Sen kimdin…”… ? Onu bulmalıydım içimde… Ki biliyorum başından beri, olduğu gibi…“Ben kimdim…” ki…? Bulmalısın derinlerde bir yerde…

“Bir cümleye bir hayat resmen”

Gece devam eder…

serkan çakmak – silüetsiz yazışmalar serisinden

23 – Eylül – 2015

Editör Serkan Çakmak

Fenerbahçe, Teknoloji, Müzik ve Dizi üzerine yazmayı severim. Her fotoğrafı değil, anlamı olanları seçip, sizlerle paylaşırım. Siyaset üzerine pek yazmıyorum, sonra alınıyor zeka küpürleri. Korsan Basınım... Haydi bakalım