avazım çıktığı kadar sussam sana… 10

avazım çıktığı kadar sussam sana… 10

 

adam : oysa ben ona ben onu incetmemiştim, kırmamıştım, ruhunda büyük çiziklerim olmamıştı…

teninde cam kırıklarının tadını alıyordum yine de. yaralarına dokunmamıştım henüz, ama nedense can yakanı ben sandığı bir iklimdeydik… oysa aynalarda karşılaşmıştık. sen ben oluyordu bir gece yarısı ve ben teninde buluyordum en kuytu haykırışları. düş kırgınlıklarını topluyordum teninden, ruhundan ellerimle. hayıfsal iklimler, vanilya kokan hikayeler seçiyordum mitleri kırgın kalbinden. psikolojimize sevgi düşecekken; dilimizde ten kesikleri yine ve aklımızda geçmiş zamanların bitmeyen çağlayanları… işte tam böyle bir kompozisyona düşüyordu adlarımız.

hangimiz hangimize erkendi bilmiyorum ama sayısal denklemlerde yazılı takvimler “yanlış çağın yolcularısınız” diyordu.

kadın : ayrılık mıydı en başında size yazılan?

adam : bir ayrılığı nasıl anlatabilirsin ki? dudağındaki titreme, sesinin kırılgan çocuksu hali ve durmadan birbirine kenetlenen ellerine nasıl hakim olabilirsin ki? seni en iyi nefes kesen sigaran, zehir tadında şarabın ve yüzüne kapaklanan yatağın anlar. titizlikle döşenmiş bir kader gibidir ayrılık. başka nasıl anlatırsın kendine?

kendine bile anlatamadığın bir ayrılığı nasıl görebilirsin ki, nasıl anlatabilirsin bir başkasına?

kadın : deneyebilirsin de…

adam : tüm protez denemelerde, bu çocuksu oyunlarımızda yine kendimizi ebeliyoruz. zamanın yanlış yerinde olduğumuzu düşünüyorum arada? ne oldu be, neredeyiz ki şimdi diyorum. sanki hep renklerimizi sömüren insanlara dem vuruyoruz.ayarsız bir tv kanalı gibi, ekranlarımızda gözlerimizde durmadan bir karıncalanma… uyuşmuşuz, itlerin masallarında uyumuşuz. ayrı meridyenlerde, aynı paralel natıbbi dertlerdeyiz. alışkanlıkların ve otonom hareketlerin yüzeysel yuvasındayız beraber şimdi. hangimiz hangimize doğru bakar durumda… sen mi belki, ben mi… hepbiri veya yekten hiç biri.

kadın : işlenmemiş duyguların kalıntılarını görür gibi oldum. yani nasıl anlatsam bilemedim.

adam : oysa ben ona “koşma yetişemem, tenimde ruh kırıkları…” var demiştim içimden. içimde binlerce orkestra, şefi kayıp… bağır bağır bağır diyordu bir ses. dudaklarımda çizgiler, rüzgardan kalma sözsüzlük hatları… “oysa ben ona koşma, düşersin. dizlerinde, yüreğinin çocuksu yaraları” demiştim içimden. aklımda koşma, gitme demenin iç sesi, iç kırgınlıkları….

kadın : o ne dedi peki?

adam : duymadı hiç beni.

“bastığım cam kırıklarını yalayan rüzgar, çok daha eski dostumdu benim. bilirdim ki ne zaman sıkıntıya düşse ruhum, ne zaman tenimde tedirginliğin izleri belirse, uzaktan bir yerlerden sesini taşırdı bana. nicedir konuşmadık, nicedir soramadım seni. nicedir küskünüm bir bilsen yokluğunda. tek rüzgar değil; seslere,renklere,notalara, köşe başındaki kitapçıya, gelecekte bir gün böyle olsun dediğimiz gözlüklü küçük kıza… herkese, herşeye kırgınlığımsın şimdi. gidişlerini ezberletiyordun çocuklara kara tahtalar boyu.” demek isterdim. diyemedim yine yüzüne baktığımda. zira yüzüne baktığımda, ona ayak uydurmak isteyen ve birbine durmadan vuran bir kalbim var benim.

ve ben ona yine diyemedim…

odamın her yanına dağılmış sensiz anlarımı toplamaktayım. oysa sen her defasında yüreğime batan yerdeki can kırıkları… her dağılmış parçanda ayrı ben kalıntıları…

kırılganlık tarlasının sabanı yüreğim, her cümlede seni arıyorlar… ayrık otlarından sıyrıldım say, tüm dikenli telleri geçmişim hatta. acuçlarımda yorgunluğun ve sana ulaşmanın kesikleri… yine yoksunlar… düşler tabutlarından çıkarken, yere yığılmışım. elimde,kucağımda yüzlerce sen var… dağılmış albümlerde seni tutuyor ellerim… yine kanıyorlar…

ve ben tümünü yine diyemedim.

kadın : bana şunu dediğini anımsıyorum “her aşkın bir yürek tutulması bir de kutup yıldızı varmış. her aşık birbirini ayak seslerinden tanırmış” ayak seslerini duyuyorsun ama bir yabancı gibi duruyorsunuz birbirinize. bunu almıyor aklım.

adam : “bilmezsin, sessizlik gözlüyor yolumu kapı önlerinde. bu yüzdendir boşluklara merhaba demelerim, deniz kıyısı kumlarda sohbetim, şarap tadında kendimi buluşum. benimle yüzleşen bir hayat, yüzünü bağışlayan kader… kaybedeşleri anımsarken en sevdiğim notada… söylesem hepsini tek tek… söyle bana serbest mi ağlamalar?” diye soramadım ona.

“bazı şeyler var en fazla iki kişi yaşanıyor” diye not almışım tarihe bir zamanlar. bazen de tek başınıza iki kişi yaşıyorsunuz işte. gece gibi düşüyorsunuz sabaha. çöküp kalıyorsunuz.sizden başka kimse o açıdan bakamıyor. velev ki bakması da gerekmiyor zaten. sonra şöyle diyorsunuz ir şarkıyla : “when i’m gone”

sonra bir film başlıyor en renksiz ekranıyla… yüreklerde patikalar… güzel sözler söylüyor adam güzel yüzlü kadına… ama güzel yüzlü kadından boncuk boncuk dökülüyor hüzün… oysa ayrılıyorlar ve bir daha hiç görüşmemek adına… bir gidişin aralığında bile aşk dileniyor adam güzel yüzlü kadından… siyahı, beyazına karıştığında gecenin ayrılık başlıyor sonsuzluğa yazılan bir senfoni eşliğinde…

her adımda birinin senden uzaklaştığını görmek, biraz önce yaşanan ayrılık sahnesinden daha acı ki bunu bilmez çoğu kimse… insanın acıya ilişip, takılmasıyla başlıyor karanlık çağlar…

sonra diyorsun ki : gidişin ve bende başlayan tüm iç savaşlar…

kadın : o kadını bulmalıyım, sormalıyım. nasıl sevemedin zamansız?

serkan çakmak – silüetsiz yazışmalar serisinden

12-09-2011
14:02

MGÇ


Editör Serkan Çakmak

Fenerbahçe, Teknoloji, Müzik ve Dizi üzerine yazmayı severim. Her fotoğrafı değil, anlamı olanları seçip, sizlerle paylaşırım. Siyaset üzerine pek yazmıyorum, sonra alınıyor zeka küpürleri. Korsan Basınım... Haydi bakalım