Sayfalar
Son 10 Şey
- Fenerbahçe – Sivasspor Maç Öncesi Son Detaylar
- Android Kullanıcılarına Cartoon Camera
- Max Payne 3 – Yeni Video Yayınlandı
- Telefonumun Kamerasından Karma Fotoğraflar
- Kocaman Umutlarımızın Sahibisiniz
- Breakfast at Tiffany’s – 1961
- Penny Taylor – Fenerbahçe
- Marilyn Monroe – The Misfits (1961)
- “Atatürk – Muhteşem Türk” Haberi Hakkında
- BTJunkie de Kapandı
Kategoriler
- Altyazı Çevirilerim
- Bilgisayar Destek Ünitesi
- Düşünce Pompası
- Edebi Kayıntılarım
- Eğlenceli Fotoğraflar
- Eski 45likler
- Eskiden Böyle Şeyler Vardı
- Fotoğrafik Pompa
- Gereksiz Yazılar
- Güzel Şeyler
- Güzel Söz Dediğin
- Heber Pompası
- İndir Kuyusu
- İnternet Destek Ünitesi
- Istasy10
- Karikatür Komedya
- Makale Gibi
- Mobil Teknoloji
- Müzik Defteri
- Paramedikal Günce
- Pompalamaya Devam
- Retro
- Sanatı Güzel Fotoğraflar
- Sevecen Yazılar
- Sinematografi
- Sportif Kayıntılar
- Teknolojik Hareketler
- Video Mideo
Spam Blocked
Etiketler
Kendi kendine hayata kaydırmanın güzel olduğu zamanlar gece yarıları…
https://twitter.com/#!/Remphin yazmanın rutinliği işte… Fotoğrafı sormadan yazayım : Central park 1957
antropolojik olarak değerlendirmeli herşeyi. zira herşey bilgi meselesi ya hani… bilgim çoktur. lakin dipte olmak lezizdir. dipte, en altta, kısaca herkesin düşmesi en muhtemel yerde.
bazen sadece seyretmek gerekir. farzedelim ki herşey bir c. chaplin filmi… konuşmanın basitleştiği zamanlar olur. beklenmelidir. bekle! izle, dinle ve hisset kokuyu rengi suyu vs vs vs…
ve her ölümlü gecede,tüm iyi kalpli yeteneksiz-sıradan adamların yaptığı yapılır :zamana ve mekana doyasıya küfredilir. hele ki mekan senken, meskeni kendin tutmuşken…
nereden esti hepsi yahu? birileri yalnızlığı konu olarak seçmiş kendisine. gerek duymadım tv açmaya. neysek o’yuz zaten.ha orada öyle, ha burada birileriyle. yalnızlık ömür boyu hikayesi işte.
kaldı ki; birisiyle birbütün oluşturamadığımız anda yalnızız.birilerini siktir et muhterem. kendinle çatıştığın her an yalnızsın zaten.
birileriyle oturup, konuşmayalı…tartışmayalı! veya boşboş bakışmayalı diyelim. zamanda ve mekanda uzun bir düzlem oldu. uzun düzlemler, parabol dahi çizemediğimiz apsiy boyu ilerleme meselesi…
sürekli kendine yazmanın,düşünmenin ve çemkirmenin insanı ruhsal ve mental anlamda kısırlaştırdığı gerçeğini yadsımıyorum bile. bazı şeyler var en fazla iki kişi yaşanıyor. bizim derdimiz ise ısrarla tek kişilik biletler. tek yönde tek başına seyahatler…
ne kadar arkadaşının olduğu önemli değil ki mesele. birini ayak sesinden tanıyabilmek önemli olan. buradaki denklemi çözdüğünde, olursun.
umuma açık zihinsel yalnızlığımızı bir nebze döktüğümüze göre; biraz müzik ve balkonda bir sigara…aynı gökyüzü altındaysak sen de yak
))
duman duman, yudum yudum bir gece işte…yaşamayı tahayyül edememişken kimse eserlerinde; anlayarak ölenlere, gülerek kendine sövebilenlere ve en önemlisi geceye… selam olsun
Serkan Çakmak
Birliktelikler ve evlilikler şöyle başladı : Mağara adamı komşu kabilelerden kadınlar çalardı. Kadının elleri ayaklarını bağlardı ki geriye kaçamasın. Kadın orda yaşamaya başladıktan sonra, bunu hatırlatmak için bu kez parmağına yüzük takmaya başladı. Evlilik romantizm işi değildi zaten. O devletle yapılan bir sözleşmeydi. Geleceğe yapılan bir yatırımdı her iki birey için. Nasıl anlamak isterseniz işte…
“konuşmak; her zaman iletişim kurmak demek değildir.”*** diyor anasını satayım filmde. konuşmak bazen sadece ses vermek oluyor. öyle ki sen anlatıyorsun, o anlatıyor ama ortada bir yerde anlamlı cümle yok veya söylediklerin kulakları teğet geçip, rüzgarı yalıyor.
durup durup insanların bazıları; ki hadi kabul buyurun burada insan dediğim lafın gelişi, söylediğim yani daha önceden söylemiş olduklarımı “bir daha anlat sam” makamında soruyor. sil baştan, yekten bir daha bir daha söyle serkan diyorlar. o an anlıyorsunuz ki olmuş olan, geride bıraktığınız konuşmaların sadece konuşmak olduğunu, her hangi bir iletişim yöntemine eş düşmediğini farkediyorsunuz.
bir konuşmanın iletişime dönüşmesi sizin ve karşınızdakinin söylemleri sindirmesinden ibaretse… daha bir kaç gün önce, ya hadi günleri siktir et; daha bir kaç saat önceki şeyleri yeniden ve aslında hiç duymamış gibi sorup, size öyle davranıyorsa… çok güzel anlatıyorsun, bir daha anlat; nasıl olsa ben malım, hatta dur ya sen malsın bir daha anlatırsın diye yaklaşıyorsa…
iletişim değil, sadece çok sesli şizofren operalardan öte değildir. almıyorsa beyinler, yazsan neye yara, konuşsan neye yarar.
topuna bir tekme, olmazsa köklerine kibrit suyu firmamızdan hediye…
serkan çakmak
25-07-2011
*** – replik “eternal sunshine of the spotless mind” filminden. izlemeyen çok şey kaçırmıştır.
ne diye geçmiş zamanlara özlem duyarız sanki? hani adı üzerinde zaten, geçmiş… çoktan gitmiştir. hani iyi de olsa, acı da olsa, tutunma çabamız sürer manasızca. zaman hiç bir şekilde geriye alınamaz ve savunmasızken; çoktan takvim yaprakları yandığı halde, çok isteriz yer yer eski günleri mezarlarından çıkarmayı. ne zaman geçmişe uzansa elimiz, eksik kalırız.
hikayeler anlatılır bazı bazı dudaklarımızda. bir zamanlar başlar cümlelerimiz ya hani… başım dizlerinde, ellerin saçlarımda… “durma anlat diyen” ürkek, kırılgan ve hafif buyurgan sesine istinaden, biz diye aşık olunacak şeyler döküler şimdiki zamana. şimdiye düşen bir geçmişliğin çekici nesnelerinden dem vururuz. özlemek ve ölmek aynı potada erir işte o anda.
seni çok özledim…
işte bunlar aslında hiç yaşanmamış ve yaşanabilme ihtimali yüzde değil, bindelik ihtimaller diliminde yer tutan; o hırçın, bencil ve sendelik hayaller silsilesidir. zamanın doğru yerinde sensiz sendeliğimle uyumaktır geceye. kim bilir kaçımız, bazı geceler uyku öncesi nasılsa sarılırız böyle mişli hayallere…
ki biliriz aslında hayallerimiz, çoktan doğmuş batmış günlerin dökümüdür… bir hayale kanıp, sigarayla tükenme zamanıdır şimdi. yazmak yine sıkıcı… yine can acısı.
siktir et hoşgele makamı kulaklarımda yine… sus yürü diz boyu sahilde deme zamanı yine… ve yine lanet olsunla başlayıp, bitecek cümleler zamanı…
ya da her neyse işte…
serkan çakmak
21-07-2011
(daha fazla…)
her zaman bir hile var benim dünyamda. o yüzden beni dert etmeyin. zamanı gelir, müzik de değişir. bir senfoni orkestrasının ortaya çıkardığı ritmi gürültü ve çok seslilik olarak görmek her aklın ortalam bir fikriyken, eğer yüz küsür enstrüman içinde sadece kemanının tınısını çekip çıkarabiliyorsanız mevcudiyete lokal bir anlam yükleyebildiğinizi gösterir. aşk ve sevgi denklemleri de işte bu noktada bir orkestranın birbirinden farklı ama ritme dönen parçalarıdır.
yıllardır, sayfalarca ve hatta nice nice yazarın kitaplarında envai çeşit aşk kırıntısından etkilenmiş bir toplumuz. var olanın ötesinde bir aşk herkesin beklentili hayaliyken, sevmenin daha ehemniyetli olduğunu bilme çabasında içinde değiliz. zira insan olmanın o muhteşem tadından öte gelen şey : popülerite ve tüketim çılgınlığı… revacın düz denkleminde yürümekteyiz. velhasıl kişisel döngü evrenimde durum beni diğerlerinde ayırmakta. bu yüzden hayat ben ve diğerlerinin çemberinden ibaret işte. tüm kibirim benliğimden ileri gelmekte. benim kişisel felaketim, gülümseyen yüzümün ardında okunamayan o gerçekliğimdir.
serkan çakmak – 16-07-2011





